Eskiden insanın ne kadar bildiği merak edilirdi; şimdi ne kadar göründüğü konuşuluyor. Söz çoğaldı, mana azaldı. Kalabalıklar büyüdü, sohbetler küçüldü. Herkesin söyleyecek bir sözü var ama pek azımız söylediğimiz sözün üzerinde düşünüyoruz.
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu cebimizde değil, düşüncelerimizde.

Her şeye ulaşabiliyor, fakat pek az şeyin derinliğine inebiliyoruz. Bilgi parmaklarımızın ucunda, dünya avuçlarımızın içinde. Birkaç saniyede yeni bir şey öğreniyor, hiç gitmediğimiz yerleri görüyor, tanımadığımız insanların hayatlarına tanıklık ediyoruz. Fakat kendimize şu soruyu sormayı unutuyoruz:
Bu kadar çok şey bilirken neden bu kadar az şey üzerinde düşünüyoruz?
Bir kitabın kapağını paylaşmak, onun dünyasına girmekten daha kolay geliyor. Bir düşünceyi anlamak yerine hüküm vermeyi, bir insanı tanımak yerine birkaç cümleyle tarif etmeyi tercih ediyoruz. Uzun sohbetlerin yerini kısa mesajlar, dinlemenin yerini cevap verme telaşı alıyor.
Çünkü hız, çağımızın en güçlü alışkanlıklarından biri hâline geldi. Hızlı öğrenmek, tüketmek, karar vermek, unutmak… Her şeyin çabuk olması beklenirken düşünmenin doğasındaki yavaşlığa tahammülümüz azalıyor.
Oysa bazı şeyler aceleye gelmez.
Bir fikrin olgunlaşması, bir insanı anlamak ve bir kitabın izini sürmek zaman ister. Bugün durmak neredeyse geri kalmakla eş tutuluyor. Susmak zayıflık, düşünmek kararsızlık, dinlemek edilgenlik sayılabiliyor.
Oysa her konuda konuşmak, her konuda değerli bir sözü olmak anlamına gelmez. Bazen olgunluk, bildiklerini anlatmaktan çok bilmediklerinin farkında olmaktır.
Bilgiyle bilgeliği, görünürlükle değeri birbirine karıştırıyoruz. Bir insanın ne kadar takip edildiğine bakıp etkisini, ne kadar konuştuğuna bakıp bilgisini ölçüyoruz. Oysa çok duyulan bir söz mutlaka doğru değildir; az konuşan bir insan da düşüncesiz değildir.
Derinlik, görünmeyeni fark edebilmektir. Bir olayın yalnızca sonucuna değil, sebeplerine de bakabilmek; bir insanı değerlendirirken bilmediğimiz tarafları olabileceğini hesaba katmak; kendi doğrularımızı savunurken yanılma ihtimalimizi kabul edebilmektir.
Fakat biz soruların kendisinden çok cevapların hızına değer veriyoruz. Herkesin her konuda kesin bir yargıya sahip olması bekleniyor. Şüpheye, araştırmaya ve yeniden düşünmeye pek az yer bırakılıyor.
Böyle olunca düşünceler derinleşmek yerine sertleşiyor.
İnsanlar birbirini anlamak için değil, haklılığını kanıtlamak için konuşuyor. Farklı bir görüş, üzerinde düşünülecek bir ihtimal olmaktan çıkıp karşı çıkılması gereken bir meseleye dönüşüyor. Böylece birbirimizden öğrenme ihtimalini yitiriyoruz.
Oysa zihnimiz yalnızca kendimize benzeyen düşüncelerle zenginleşmez. Hiç katılmadığımız bir görüşü dikkatle dinlemek bile bize yeni bir bakış açısı kazandırabilir.
Derinlik, her şeyi bilmek değil; bildiklerimizin sınırlarını görebilmektir.
Bu mesele yalnızca teknolojiyle ya da sosyal medyayla ilgili değil. Bunlar hayatımızın araçları. Asıl soru, bizim bu araçlarla ne yaptığımızdır. Bir ekran bizi yüzeyselliğe sürükleyebilir ya da hiç tanımadığımız bir düşünürün dünyasıyla buluşturabilir.
Belki yeniden düşünmenin kıymetini hatırlamamız gerekiyor: Bir cümleyi paylaşmadan önce anlamayı, bir insan hakkında karar vermeden önce dinlemeyi, bir düşünceyi savunmadan önce sorgulamayı…
Çünkü insanı zenginleştiren yalnızca öğrendiklerinin sayısı değil, öğrendiklerinin onda neyi değiştirdiğidir.
Derinlik kaybolmuş değil. Hâlâ gerçekten dinleyen, bilmediklerini öğrenmekten utanmayan ve gösterişsiz hayatların içinde büyük düşünce dünyaları taşıyan insanlar var.
Belki artık kendimize başka sorular sormalıyız:
Ne kadar bilgiye ulaştık değil ne kadarını anlayabildik?
Ne kadar konuşuyoruz değil, söylediklerimizin ne kadarı düşünülmüş sözlerden oluşuyor?
Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca sahip olduğu imkânlarla değil, düşünme, anlama ve sorgulama becerisiyle de ölçülür.
İnsanın zihni bilgiyle dolabilir; fakat düşünceyle derinleşir.
Asıl yoksulluk, bilmediğimiz şeylerin çokluğu değil, bildiğimizi sandığımız şeyleri artık sorgulamıyor oluşumuzdur.