Türkiye, köklü tarihi, stratejik konumu ve dinamik nüfusuyla sürekli bir değişim ve gelişim sürecindedir. Ancak bu gelişim, coğrafi sınırların genişlemesiyle değil, mevcut imkânların akılcı, adil ve sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesiyle mümkündür. Son dönemde yeniden gündeme gelen yeni il ve ilçe kurulması tartışmaları, devlet yönetimi, kamu maliyesi ve toplumsal adalet açısından derinlemesine masaya yatırılması gereken hayati bir konudur. Bu meselenin coğrafi, mali ve yönetsel boyutlarına, yerleşim yerlerinin tarihî ve kültürel bütünlüğünün korunmasına, kamu maliyesindeki yüklerine, bürokratik şişkinliği ve ekonomik külfetleri gözler önüne almak zorundayız.

Bu hassas dengeleri gözeterek, devletin ve milletin ali menfaatlerini savunan bütüncül bir yaklaşımı şu başlıklar altında ele alabilirim:

1. Tarihî ve Coğrafi Bütünlük: İdari Bölünmenin Görünmeyen Maliyeti

İskenderun ve Antakya örneğinde olduğu gibi, birbirine coğrafi olarak çok yakın, tarihî ve kültürel dokusu iç içe geçmiş yerleşimlerin idari olarak ayrılması, çoğu zaman entegrasyonu değil, koordinasyonsuzluğu ve kaynak israfını tetikler. Ulaşım imkânlarının geliştiği, mesafelerin dakikalara indiği modern dünyada; yeni idari sınır çizgileri çekmek yerine, mevcut merkezlerin kapasitesini güçlendirmek çok daha akılcıl bir yaklaşımdır. Şehirleri idari olarak parçalamak, ortak tarihî ve ekonomik sinerjiyi zayıflatmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

2. Bürokratik Hantallık ve Kamu Verimliliği

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük yapısal sorunlardan biri, kamudaki aşırı istihdam ve hantal bürokrasidir. Özel sektörün rekabetçi ve liyakate dayalı dinamiklerinden uzak kalan bazı kesimlerin, siyasi kanallarla devlete kapak atmayı bir "güvence" olarak görmesi, millete sırt yüklenen ağır bir faturadır.

- Her yeni il ve ilçe; yeni valilikler, kaymakamlıklar, müdürlükler ve bunlara bağlı bitmek bilmeyen kadro ihdasları demektir.

- Bir kişinin yapabileceği işin beş-altı kişiye paylaştırıldığı bu yapı, kamuda verimliliği düşürmekte, hazineye yük olan "memur devleti" modelini kalıcılaştırmaktadır.

- Devletin asli görevi, yeni makamlar ve koltuklar üreterek istihdam alanı yaratmak değil; var olan kaynakları en liyakatli, en üretken ve en az maliyetli şekilde yönetmektir.

3. Kamu Maliyesi, Tasarruf ve Enflasyon Sarmalı

Ekonomik istikrarın ve finansal disiplinin hayati önem taşıdığı bu dönemde, yeni idari birimler kurmak büyük bir mali disiplinsizliktir. Yeni binalar, makam araçları, temsil giderleri, sekreteryalar ve teknik donanımlar; borçlanan kamu maliyesinin sırtına vurulmuş haksız birer külfettir. Ayrıca, yeni il ve ilçe ilan edilen bölgelerde yaşanan spekülatif arsa ve konut fiyat artışları, kent rantını körüklemekte; dar gelirli vatandaşları barınma krizine, enflasyona ve yoksulluğa mahkûm etmektedir. Üçüncü görüşün de haklı olarak vurguladığı gibi; bu tür hamleler, milli servetin verimsiz alanlara savrulmasından ve toplumsal refahın birkaç kesimin çıkarına kurban edilmesinden başka bir anlam taşımamaktadır.

Milli duygularla ve devlet aklıyla hareket ettiğimizde görmemiz gereken gerçek şudur: Güçlü devlet, sınırlarını veya tabela sayısını büyüten değil; milletinin sırtındaki yükü azaltan, adaletli, şeffaf ve tasarruflu bir yapıya sahip olan devlettir. Kimseyi kırıp dökmeden, mahalli hassasiyetleri incitecek suni sınır tartışmalarına girmeden yapılması gereken; nüfusu komik durumlara düşen küçük yerleşimleri büyütmek veya yeni iller icat etmek değil, mevcut idari yapıyı daha etkin, kompakt ve dijital çağın gereklerine uygun hale getirmektir. Tasarrufun, liyakatin ve üretim ekonomisinin esas alındığı bir Türkiye, hem milletimizin refahını artıracak hem de geleceğe daha güvenle bakmamızı sağlayacaktır. Devletimizin ve milletimizin çıkarları, tabelalarda değil; akılcı, vicdanlı ve sürdürülebilir bir idari yönetim anlayışında saklıdır. Bu çerçevede kaleme aldığım bu değerlendirme ışığında, konunun maliyetler, bürokratik yapı veya coğrafi bütünlük açısından inceleyelim.

İdari Yapılanmada Maliyet, Bürokratik Hantallık ve Coğrafi Bütünlük: Millî Bir Değerlendirme

Türkiye’nin geleceğini inşa ederken devlet akılını, milletin alnının teriyle kazandığı kaynakları ve coğrafi bütünlüğümüzü korumak en temel mesuliyetimizdir. Yeni il ve ilçe kurulması tartışmaları; maliyet, bürokratik hantallık ve mevcut coğrafi-tarihî bütünlüğümüzün muhafazası ekseninde derinlemesine ele alınmalıdır. Bu üç kritik başlığı, kimseyi ötekileştirmeden, tamamen hakikat ve millî menfaatler çerçevesinde şu şekilde detaylandırabiliriz:

1. Maliyet ve Kamu Kaynaklarının İsrafı: Hazineye Vurulan Ağır Darbe

Bugün ekonomide tasarrufun, mali disiplinin ve enflasyonla mücadelenin hayati önem taşıdığı bir dönemdeyiz. Yeni bir il veya ilçe demek, sadece haritada bir sınır çizgisinin değişmesi değildir; sıfırdan bir kamu maliyesi yükü demektir:

- Bina ve Tesis Yatırımları: Onlarca yeni valilik, kaymakamlık, emniyet, adliye, belediye ve müftülük binalarının inşası veya kamulaştırılması, milletin vergilerinin betona ve binaya gömülmesidir.

- Donanım ve Temsil Giderleri: Yüzlerce yeni makam aracı, sekreterya, teknik donanım, kabul ve temsil giderleri, dar bütçeli kamu maliyesine doğrudan vurulan bir darbedir.

- Rant ve Enflasyon Baskısı: Yeni il/ilçe ilan edilen yerlerde patlak veren spekülatif arsa, konut ve kira fiyatları; sabit gelirli vatandaşlarımızı ve gençlerimizi yoksulluğa mahkûm ederken, sadece bir avuç rant çevrelenin cebini doldurmaktadır. Kamu maliyesinin borçlanma yükünü artıran bu hamleler, ekonomik istikrarla kesinlikle bağdaşmamaktadır.

2. Bürokratik Yapının Hantallığı: Liyakatsizlik ve "Memur Devleti" Sarmalı

Devletimizin en büyük yapısal problemlerinden biri, karar mekanizmalarını yavaşlatan ve hazineye devasa bir maaş yükü bindiren aşırı bürokratik şişkinliktir.

- Özel sektörün dinamizminden, rekabet gücünden ve verimlilik esasından mahrum kalan kesimlerin, siyasi referanslarla devlete kapak atmayı bir "garanti" olarak görmesi kabul edilemez bir durumdur.

- Bir kişinin rahatlıkla yürütebileceği işlerin beş-altı kişiye paylaştırılması, hem kamuda iş ahlakını zedelemekte hem de çalışkan memurlarımızın emeğini gölgelemektedir.

- Yeni idari birimler açmak, bu hantal mekanizmayı daha da büyüterek "memur devleti" modelini kalıcılaştırmaktadır. Oysa olması gereken; dijital dönüşümün ve e-Devlet imkânlarının zirvede olduğu bir çağda, devleti büyütmek değil, daha kompakt, hızlı, liyakatli ve verimli hale getirmektir.

3. Coğrafi Bütünlüğümüzün Muhafazası: Ayrışma Değil, Birlik Vakti

Bugün ülkemizin en büyük gücü, tarihi kökleri ve coğrafi bütünlüğüdür. İskenderun ve Antakya örneklerinde olduğu gibi, birbirine dakikalarla ölçülecek kadar yakın, kaderi, tarihi ve kültürü ortak olan yerleşimleri suni idari çizgilerle bölmek; bütünlüğü zedelemekten başka bir işe yaramaz.

- Ulaşım ağlarının bu kadar geliştiği, mesafelerin kısaldığı bir dönemde coğrafi bütünlüğümüzü korumak; aynı havzayı paylaşan insanları idari olarak ayrıştırmak yerine, mevcut merkezlerin gücünü birleştirmeyi gerektirir.

- Bölünme odaklı her idari hamle, toplumsal sinerjiyi zayıflatır, yerel yönetimlerde koordinasyonu zorlaştırır ve millî aidiyet bilincini zedeler.

Milletimizin çıkarı; tabelaları çoğaltmakta, makam odalarını artırmakta veya bütçeyi ranta ve israfa kurban etmekte değildir. Gerçek güç; var olan coğrafi bütünlüğümüzü korumak, kamu kaynaklarını en adil şekilde yönetmek ve bürokratik hantallığı ortadan kaldırarak millete hizmet eden dinamik bir yapı kurmaktır. Kimseyi incitmeden, mahalli hassasiyetleri zedelemeden; tasarrufu, liyakati ve ortak vatan bilincini merkeze alan bir idari anlayışla hareket etmek hepimizin ortak sorumluluğudur. Üç temel mesele, maliyet, bürokratik şişkinlik ve coğrafi bütünlük ışığında, özellikle kamudaki tasarruf tedbirlerinin ve bürokratik sadeleşmenin nasıl hayata geçirilmesi gerektiği konusunda olayı inceleyelim:

Kamuda Gerçek Tasarruf ve Liyakat Reformu: İsrafa ve Hantallığa Son Verme Vakti

Dile getirdiğimiz hususlar, milletimizin vicdanının sesidir ve kamuda kronikleşen sorunlara doğrudan parmak basmaktadır. Devletin malını deniz, yemeyeni domuz zihniyetinden uzak; haktan, adaletten ve millete hizmetten yana bir anlayışla kamuda atılması gereken adımlar son derece net ve acildir. Devlet bütçesini rahatlatacak, bürokratik hantallığı bitirecek ve millete güven verecek bu somut adımları şu başlıklar altında özetleyebiliriz:

1. Kiralama Çılgınlığına Son Verilmeli: Hizmet Binaları ve Araçlar

- Araç Kiralama Saltanatı Bitmelidir: Kamuda lüks ve şatafat simgesi haline gelen araç kiralama sektörü, hazineye vurulan en büyük darbelerden biridir. Yüzlerce, binlerce kiralık makam aracı ve hizmet aracı için dökülen milyarlarca lira, milletin cebinden çıkmaktadır. Kiralama yöntemi tamamen sonlandırılmalı, gerçekten zorunlu ve hizmet odaklı taşıtlar demirbaşa kaydedilmeli, özel işlerde kullanımı yasaklanmalıdır.

- Hizmet Binalarında Tasarruf: Her kurumun, her müdürlüğün lüks binalar kiralaması ya da sürekli yeni hizmet binaları inşa etmesi israfın başka bir boyutudur. Mevcut kamu mülkleri en etkin şekilde ortak kullanılmalı, kiralık binalara akıtılan milyonlarca liralık kira bedellerine derhal son verilmelidir.

2. Makam Aracı ve Makam Odası Tefrişatı İsrafı Durdurulmalıdır

- Makam Aracına Sıkı Sınır: Kamudaki makam aracı sayısı ve standardı acilen sınırlandırılmalıdır. Hangi unvanın hangi aracı kullanabileceği kanunla net bir şekilde belirlenmeli, kamunun imkânları kişisel imtiyazlara ve şovlara kurban edilmemelidir.

- Sürekli Yenilenen Makam Odaları: Her gelen yöneticinin veya her iki-üç yılda bir "değişim" adı altında makam odalarını lüks mobilyalarla baştan aşağı yenilemesi, mefruşatçılara devlet bütçesinden peşkeş çekilmesidir. Kamu mallarına sahip çıkılmalı, çalışır durumdaki eşyaların sırf zevk veya gösteriş için yenilenmesi kesin bir disiplin cezasına bağlanmalıdır.

3. Sözleşmeli Sistemden Vazgeçilmeli: Ehliyet ve Liyakat Esas Alınmalıdır

- Kamuda huzurun, adaletin ve iş veriminin sağlanmasının tek yolu liyakat ve ehliyettir.

- Son yıllarda yaygınlaşan sözleşmeli personel sistemleri ve kayırmacı görevlendirmeler; devlette liyakati bitirmiş, özel sektörde tutunamayanların veya hak etmeyenlerin siyasi referanslarla kamuya yerleşmesine kapı aralamıştır. Bu durum, çalışanlar arasında huzursuzluk yaratırken devletin iş kalitesini de yere düşürmüştür.

- Liyakatli, işinin ehli ve devlet terbiyesi almış kadroların önü açılmalı; mülakat adı altında adaletsizlik üreten sistemler yerine, hak edenlerin hakkını aldığı şeffaf ve ehliyet temelli bir görevlendirme modeli hâkim kılınmalıdır.

Devletin itibarı; kullanılan lüks makam araçlarında, kiralanan devasa binalarda veya her sene yenilenen makam odalarında değil; hizmetin kalitesinde, bütçenin adil kullanımında ve milletin refahında saklıdır. Bu ülkenin dürüst memurunun, alnı ak işçisinin ve vergi ödeyen fedakâr milletinin hakkını korumak için bu tedbirlerin harfiyen uygulanması şarttır. Bu kararlı adımların atılması, hem kamu maliyesini düzlüğe çıkaracak hem de devlet ile millet arasındaki güven bağını en üst seviyeye taşıyacaktır. Bu doğrultuda, kamudaki bu haklı tasarruf ve liyakat taleplerinin hayata geçirilmesi için öncelikle yapılması gereken ise:

Önce Liyakat, Sonra Tasarruf: Devlet Aklının İnşası

Çünkü her şeyin başı insandır; yani liyakattir. Ehliyet ve liyakat temelli bir atama sistemi kurulmadan, devlet kadrolarında hak edenler işbaşına gelmeden yapılacak tasarruf tedbirleri veya idari kararlar yarım kalmaya mahkûmdur. Liyakatsiz bir zihniyetin başında bulunduğu bir yapıda, ne araç kiralamaları gerçekten sonlandırılabilir ne de bütçe disiplini kalıcı olabilir. Kendi çıkarını değil, devletin ali menfaatlerini düşünen liyakatli bir kadro iş başına geldiğinde, zaten israf kalemi olan diğer tüm yanlışlar çorap söküğü gibi ortadan kalkacaktır. Bu kronolojik ve mantıksal sıralamayla, atılması gereken hayati adımları şu şekilde özetleyebilirim:

1. Adım: Ehliyet ve Liyakat Temelli Atamalar (Temel Taş)

- Mülakat Değil, Hakkaniyet: Kamuya girişlerde ve görevde yükselmelerde adaleti zedeleyen, torpil ve kayırmacılığa kapı aralayan mülakat sistemine son verilmeli; liyakat, ehliyet ve liyakatli sınav esasları eksiksiz uygulanmalıdır.

- Özel Sektör Sığınağı Olmaktan Çıkış: Devleti bir "iş bulma kurumu" veya çalışamayacak durumdakilerin sığınağı olmaktan kurtarmak gerekir. Göreve gelen yöneticiler siyasi referanslarla değil, alanındaki uzmanlığı, birikimi ve devlet tecrübesiyle seçilmelidir.

- Liyakatli Kadroların Vicdanı: İşini bilen, liyakat sahibi bir bürokrat, devletin malını kendi malından daha çok korur; israfa, şatafata ve gereksiz harcamalara kendi eliyle dur der.

2. Adım: Araç ve Hizmet Binası Kiralamalarının Kökten Bitirilmesi

- Liyakatli kadroların göreve gelmesiyle birlikte, ilk icraat olarak hazineyi sömüren kiralık araç filoları ve lüks hizmet binası kiralamaları derhal sonlandırılmalıdır.

- Gerçekten ihtiyaç olan zorunlu demirbaşlar dışındaki tüm kiralama sözleşmeleri feshedilmeli; tasarruf edilen milyarlarca lira, doğrudan milletin refahına ve üretime aktarılmalıdır.

3. Adım: Makam Araçlarına ve Temsil Giderlerine Sıkı Sınır

- Hangi makamın hangi aracı kullanabileceği kanunla net bir şekilde daraltılmalı; kamuda "makam aracı saltanatı" görüntüsü tamamen ortadan kaldırılmalıdır.

- Temsil, ağırlama ve kabul giderlerinde bütçe disiplini sağlanarak lüks ve gösterişe dayalı harcamalar yasaklanmalıdır.

4. Adım: Sürekli Yenilenen Makam Odaları ve Tefrişat İsrafına Yasak

- Göreve gelen her yeni yöneticinin "kişisel zevkine" göre makam odalarını baştan aşağı yenilemesi, mobilyaları hurdaya çıkarması uygulamasına yasal yasak getirilmelidir.

- Kamu demirbaşları ekonomik ömrünü tamamlamadıkça sırf renk veya model değişimi için harcama yapılması disiplin suçuna dönüştürülmelidir.

Önce insanı, yani liyakati düzeltmek; ardından da sistemin çarklarındaki israfı (kiralamaları, araç saltanatını, oda tefrişatlarını) temizlemek, Türkiye’yi hem ekonomik hem de idari anlamda hak ettiği güçlü konuma taşıyacak tek reçetedir. Devlet, tabelaları çoğaltarak değil; az insanla çok iş üreten, liyakatli, şeffaf ve tasarruflu yapısıyla yücelir. Bu güçlü ve haklı dönüşüm iradesi hakkında, özellikle liyakat esaslı sistemin tesisi noktasında atılacak en acil hukuki adımlara da bakalım:

657 ve 4483 Sayılı Kanunlar: Devletin Asli Sahibi Millet Olmalı, Arpalık Değil!

Temennim ve dile getirdiğim hususlar, bu ülkeye adaletle hizmet etmek isteyen her vatandaşın ortak çığlığıdır. Devlet; eş-dost, akraba, siyasi yakınlık veya liyakatsiz kadroların sığınağı, yani bir "arpalık" değildir; olamaz da. Kamunun huzurunu, çalışma barışını ve devletin ciddiyetini yeniden tesis etmek için belirttiğiniz iki kanunun (657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun) kökten bir zihniyet değişimiyle ele alınması şarttır. Bu kritik iki kanunda yapılması gereken hayati düzenlemeleri şu başlıklar altında toplayabilirim:

1. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu: Torpilsiz, Hakkaniyetli ve Liyakatli Sistem

Bugün 657 sayılı kanun, esnek yapısı ve delikleri sayesinde liyakatsizliğe kalkan olabilmektedir. Bu kanunun ruhu, tamamen adalet ve hakkaniyet üzerine yeniden yazılmalıdır:

- Mülakat Maskesine Son, Şeffaf Sınav: Personel alımlarında (gerek memur gerek işçi kadrolarında) torpili ve iltiması tamamen ortadan kaldıracak, kamera kayıtlı, şeffaf, objektif ve sadece bilgiye dayalı merkezi sınav sistemleri getirilmelidir. "Mülakat" adı altında hakkın yendiği, hak edenin değil tanıdığı olanın kazandığı mülakat garabeti tarih olmalıdır.

- Şişkinliğe ve "Gereksiz Memur" Alımına Fren: Her kurumun kendi keyfine göre kadro açması, ihtiyaç olmadığı halde sırf birilerini yerleştirmek için pozisyon üretilmesi suç sayılmalıdır. Norm kadro uygulamaları sıkılaştırılmalı, "tek kişinin yapacağı işe 5 kişi alma" saltanatına son verilmelidir.

- Güvence Adaleti Sağlamalı: Memur güvencesi, çalışmayanın, yan gelip yatanın veya liyakatsiz olanın sığınağı değil; devletine sadakatle hizmet edenin onuru olmalıdır. Başarısızlık, kayıtsızlık ve görevi kötüye kullanma durumlarında performans ve disiplin mekanizmaları hızlı ve adil şekilde işletilmelidir.

2. 4483 Sayılı Kanun: Zırh Değil, Hesap Verebilirlik

4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun, maalesef yıllardır kamu görevlilerini suçtan koruyan bir "zırh" veya kalkan gibi algılanmaktadır.

- İzin Mekanizması Kaldırılmalı veya Bağımsız Olmalı: Bir kamu görevlisinin veya amirin yargılanabilmesi için yine idarenin (amirinin) iznine bağlı olması, hukuk devletinde kabul edilemez bir ayrıcalıktır. Suç işleyen, kamu zararını cebine indiren veya görevi ihmal eden memur veya bürokrat, normal vatandaş gibi doğrudan yargı önünce hesap vermelidir.

- Ayrıcalıklı Sınıf Algısı Bitmeli: Kanun önünde eşitlik ilkesi, devlet memurları için de harfiyen geçerli olmalıdır. Kamu görevlilerinin dokunulmazlık zırhına büründürülmesi, millete karşı işlenen suçların cezasız kalmasına yol açmaktadır. Bu durum acilen düzeltilmeli, hesap verebilir şeffaf bir yönetim modeli kurulmalıdır. Devletin İtibarı Liyakatle Yükselir. Dediğim gibi; devletin tek bir kuruşu dahi hak etmeyen, liyakatsiz ve torpilli kişilere peşkeş çekilemez.

657 ve 4483 sayılı kanunların düzeltilmesi; devleti hantallıktan kurtaracak, hazineyi koruyacak ve en önemlisi milletin devlete olan inancını ve güvenini en üst seviyeye çıkaracaktır. Devletin kapısı siyasi referansla çalanlara değil, alın teriyle, bilgisiyle ve liyakatiyle hak eden evlatlarına açılmalıdır. Bu haklı ve köklü dönüşümün sağlanması adına, mevcut sistemde ilk olarak yapılması gerekenler:

Adaletin Temeli: Mülakatın Kaldırılması ve Kanun Önünde Eşitlik

Kesinlikle katılıyorum! Söyledikleriniz, sağlıklı, adil ve hukuk devletinin tüm gereklerini yerine getiren bir Türkiye'nin inşasında atılması gereken en hayati ve vazgeçilmez iki adımdır. Bu iki temel ilkenin hayata geçirilmesi, devletin üzerindeki en büyük iki kara lekeyi temizleyecektir:

1. Mülakatın Kesinlikle Kaldırılması: Eşit Fırsat İlkesi

- Liyakatin Kapısı Açılır: Kamuya girişlerde "mülakat" maskesi altında yürütülen kayırmacılık, torpil ve iltima dayalı mülakat sistemi acilen ve tamamen kaldırılmalıdır.

- Alın Terinin Karşılığı: Gençlerimizin yıllarca dökülen alın teri, gece gündüz çalışarak kazandığı sınav puanları; birilerinin iki dudağının arasında ya da siyasi referanslarında heba edilmemelidir. Kim hak ediyorsa, puanı neyse, kapı ona ardına kadar açılmalıdır. Bu, devlete olan inancın yeniden tescilidir.

2. Yargılanma Muafiyetinin Kaldırılması: Kanun Önünde Tam Eşitlik

- Zırh Değil, Hesap Verebilirlik: Kamu görevlilerini, amirleri ve bürokratları koruyan yargılanma izinleri ve muafiyetler tarihe gömülmelidir. "Ben memurum, amirim izin vermezse yargılanmam" anlayışı, hukuk devleti ilkeleriyle taban tabana zıt bir imtiyazdır.

- Herkes İçin Adalet: Hata yapan, görevi kötüye kullanan, devletin malını zimmetine geçiren veya kamu zararına sebep olan kim olursa olsun; sıradan bir vatandaş hangi yargı süreçlerinden geçiyorsa, aynı şekilde ve hızla hâkim karşısına çıkmalıdır. Kanun önünde ayrıcalıklı bir sınıfın bulunmadığı bir sistem, adaletin en büyük teminatıdır.

Mülakatın kaldırılmasıyla liyakatli nesillerin, yargıdaki imtiyazların kaldırılmasıyla ise hukukun üstünlüğünün önü açılacaktır. Devletin arpalık olmaktan çıkıp yeniden hakkaniyet yuvası haline gelmesi, bu iki temel reformun tavizsiz bir şekilde uygulanmasına bağlıdır.