Türk milleti… Doğusu, batısı, kuzeyi ve güneyiyle; farklı renkleri, dilleri, inançları, mezhepleri ve kültürleriyle aynı vatan toprağında yaşayan büyük bir millet… Adına Anadolu dediğimiz bu topraklar, yalnızca üzerinde yaşadığımız bir coğrafya değildir. Burası nice nesillerin alın teriyle yoğrulmuş, nice şehidin kanıyla vatan olmuş, nice insanın ekmeğini paylaşarak, derdini omuzlayarak, iyiliği büyüterek ayakta tuttuğu bir medeniyet mirasıdır. Aslımıza, Vicdanımıza ve Kendimize Dönme Vakti!
Peki, bugün kendimize dönüp sorsak: Biz ne olduk? Daha da önemlisi: Biz nasıl bu hâle geldik?
Yardım etmeyi, iyilik yapmayı, ihtiyaç sahibinin elinden tutmayı bir insanlık borcu olmaktan çıkarıp gösteriye dönüştürüyorsak… Bir iyiliği başkasının gözüne sokmadan yapmanın erdemini unutuyorsak… Başkasının malına göz dikmeyi, hak etmediğimizi elde etmeyi, kolay yoldan zenginleşmeyi, elindekine razı olmamayı normalleştiriyorsak… Kendi sahip olduklarımız için şükretmek yerine başkasının sahip olduklarına bakıp kıskanıyorsak… Yalanı, riyayı, iftirayı, dedikoduyu, çekememezliği ve yüzsüzlüğü sıradanlaştırıyorsak… Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir haksızlığı başkasına yapılınca görmezden geliyorsak… “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla toplumun bir başka kesiminin uğradığı adaletsizliği umursamıyorsak… Kendimize gelince “hak, hukuk, adalet, eşitlik” diye haykırıp başkasının hakkı çiğnendiğinde sessiz kalıyorsak…
Bir yerde çok ciddi bir sorun var demektir. Ve o sorun yalnızca siyasette, ekonomide, eğitimde veya kurumlarda aranamaz. Sorun biraz da bizdedir. Çünkü devlet dediğimiz yapı, gökten inmiş ayrı bir varlık değildir. Devletin kurumlarını da toplumu da yöneten, çalışan, denetleyen ve şekillendiren insandır. Toplumun ahlâkı zayıflarsa kurumların ahlâkı da zayıflar. Adalet duygusu toplumda yara alırsa devlet yönetiminde de yara alır. Hakkı olmayanı elde etmeyi marifet sayan insan çoğalırsa, haksızlığa karşı çıkan insan azalır. İşte bu yüzden mesele yalnızca “başımızdakiler” meselesi değildir. Mesele hepimizin meselesidir.
BİZİ BİZ YAPAN NEYDİ?
Türk kültür ve düşünce dünyasının kadim mirasında insanın ve toplumun düzenini ayakta tutan bazı temel değerler vardı. Bunlardan söz ederken geçmişi kutsallaştırmak için değil, geçmişimizden bugüne taşıyabileceğimiz doğru değerleri yeniden hatırlamak için konuşmalıyız.
Uzluk… Yani iyilik etmek, faydalı olmak.
Könilik… Yani adalet.
Tüzlük… Yani eşitlik ve denge.
Kişilik… Yani insanlık, şahsiyet ve insanın değerini bilmek.
Bunlar yalnızca eski kelimeler değildir. Bunlar bugün de bir milletin ayakta kalabilmesi için ihtiyaç duyduğu temel sütunlardır. İyilik yoksa toplum çoraklaşır. Adalet yoksa güven yok olur. Eşitlik duygusu yoksa kardeşlik yara alır. İnsanlık yoksa medeniyet yalnızca binalardan ibaret kalır. Atalarımızın “Açları doyurdum, çıplakları giydirdim” anlayışı bize çok şey anlatır. Çünkü burada mesele yalnızca karın doyurmak veya üzerindeki elbiseyi olmayanı giydirmek değildir.
Burada asıl mesele şudur: Sen tokken aç olanı hatırlayabiliyor musun? Sen güvendeyken çaresiz olanın elinden tutabiliyor musun? Senin çocuğun eğitim görürken başkasının çocuğunun geleceği için de kaygılanabiliyor musun? Senin hakkın korunurken başkasının hakkı çiğnendiğinde ses çıkarabiliyor musun? İşte medeniyet biraz da budur.
İYİLİK GÖSTERİ DEĞİL, SORUMLULUKTUR
Bugün yardım etmek bile zaman zaman bir gösteriye dönüşebiliyor. Bir insanın mahremiyetini korumak yerine onun yoksulluğunu teşhir ederek yardım etmek… Bir iyiliği ihtiyaç sahibinin onurunu koruyarak yapmak yerine kendi reklamımıza dönüştürmek… Oysa gerçek iyilik, karşılığında alkış beklememektir. İyilik, insanın insan üzerindeki üstünlüğünü göstermek değildir. Tam tersine, insanın insana karşı sorumluluğunu hatırlamasıdır. Bir elin verdiğini diğer elin bilmemesi belki her durumda mümkün değildir; fakat yardımın merkezine kendimizi değil, yardım ettiğimiz insanın onurunu koymak mümkündür. Çünkü ihtiyaç sahibinin ekmeğe olduğu kadar haysiyetinin korunmasına da ihtiyacı vardır.
ADALET, YALNIZCA BİZE LAZIM DEĞİLDİR
Belki de en büyük imtihanımız budur. Adalet isterken gerçekten adalet mi istiyoruz? Yoksa yalnızca kendimiz için adalet mi istiyoruz? Bizim yakınımız haksızlığa uğradığında kıyameti koparıp, sevmediğimiz bir insan haksızlığa uğradığında “hak etmiştir” diyorsak… Bizim çocuğumuz için liyakat isterken başkasının çocuğu hak ettiği yere geldiğinde bunu küçümsüyorsak… Bizim düşüncemize yakın biri hata yaptığında mazeret arayıp, karşı taraftan biri aynı hatayı yaptığında onu yerden yere vuruyorsak… Biz adaleti değil, taraftarlığı savunuyoruz demektir. Adaletin gerçek sınavı, sevmediğimiz insanın hakkını da savunabilmektir. Hukukun gerçek sınavı, işimize gelmediği zaman da hukuka bağlı kalabilmektir. Eşitliğin gerçek sınavı, kendimize tanınmasını istediğimiz hakkı başkasına da tanıyabilmektir.
DEVLETİ YÖNETENLERE DE VATANDAŞLARA DA SESLENİYORUM
Bu sözler yalnızca vatandaşa değildir. Devleti ve milleti yönetenlere de büyük bir sorumluluk düşmektedir. Devletin gücü, vatandaşın üzerinde istediğini yapabilme gücü değildir. Devletin asıl gücü, adaletli olabilmesidir. Yönetenler makamları bir imtiyaz değil, emanet olarak görmelidir. Kamu malı, yöneticinin malı değildir. Devlet makamı, şahsi menfaat kapısı değildir. Liyakat, sadakatten; hukuk, kişisel ilişkilerden; kamu yararı, şahsi çıkarlardan üstün tutulmalıdır. Bir ülkede vatandaşın devlete güvenmesi için yalnızca güçlü kurumlara değil, adil kurumlara ihtiyaç vardır. Yönetenler eleştiriyi düşmanlık olarak görmemeli; vatandaşlar da eleştirmeyi hakaret zannetmemelidir. Çünkü devlet de millet de birbirinin düşmanı değil, aynı vatanın emanetçileridir. Bir devlet adamının en büyük başarısı, kendisine bağlı insan sayısının çokluğu değil; kendisinden sonra da ayakta kalabilecek adil bir düzen bırakabilmesidir.
GENÇLERİMİZE SÖZÜMDÜR
Sevgili gençler… Size yalnızca “geçmiş güzeldi, siz de geçmişe dönün” demek yetmez. Sizin göreviniz geçmişi aynen tekrar etmek değil, geçmişten aldığınız doğru değerlerle geleceği kurmaktır. Dürüst olun. Ama saflığı dürüstlük zannetmeyin. Adaletli olun. Ama adaleti yalnızca kendiniz için istemeyin. Çalışın. Ama çalışmayı yalnızca para kazanmak olarak görmeyin. Başarılı olun. Ama başarınızı başkasını ezmenin aracı yapmayın. Zengin olun. Ama zenginliği insanlığınızın önüne koymayın. Bilgili olun. Ama bilginiz arttıkça kibirlenmeyin. Güçlü olun. Ama gücünüzü güçsüzü ezmek için kullanmayın. Ve en önemlisi: Hangi makamda, hangi meslekte, hangi şartlarda olursanız olun; insan kalın. Çünkü bir insanın diploması, makamı, parası, şöhreti ve çevresi olabilir. Fakat insanlığını kaybettiğinde elinde kalanların hiçbirinin gerçek bir değeri yoktur.
SON 40 YIL BİZE NE ÖĞRETTİ?
Son kırk yılda çok şey değişti. Teknoloji değişti. Şehirler değişti. Ekonomimiz değişti. İletişim biçimlerimiz değişti. Dünyaya bakışımız değişti. Fakat değişmesi gereken bazı şeyler değişmedi; değişmemesi gereken bazı şeyler ise değişti. Bizim bugün yeniden sormamız gereken soru şudur: Kalkınırken insanlığımızı koruyabildik mi? Zenginleşirken paylaşmayı unutmadık mı? Özgürleşirken sorumluluğumuzu kaybetmedik mi? Bilgi çoğalırken hikmet azalmadı mı?İletişim arttıkça birbirimizi gerçekten anlamamız azalmadı mı? Kalabalıklar büyürken yalnızlıklarımız çoğalmadı mı? Haklarımızı konuşurken sorumluluklarımızı unutmuyor muyuz? Ve belki de en önemlisi: Çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağız? Onlara yalnızca daha yüksek binalar, daha hızlı internet, daha büyük yollar, daha çok tüketim mi bırakacağız? Yoksa birbirine güvenen insanların yaşadığı, hakkın üstün olduğu, emeğin değer gördüğü, fakirin horlanmadığı, zenginin şımartılmadığı, güçlünün hukuka tabi olduğu, gençlerin umutla baktığı bir ülke mi bırakacağız?
ASLIMIZA DÖNMEK GEÇMİŞE DÖNMEK DEĞİLDİR
Aslımıza dönmek demek, geçmişte yaşamaya çalışmak değildir. Aslımıza dönmek; dürüstlüğü yeniden hatırlamaktır. Adaleti yeniden ayağa kaldırmaktır. Kul hakkından korkmaktır. Emeğe saygı göstermektir. İhtiyaç sahibini incitmeden yardım etmektir. Devlet malını kendi malımızdan daha fazla korumaktır. Kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmamaktır. Güçlüyken adil, güçsüzken sabırlı olabilmektir. Farklılıklarımızı düşmanlık sebebi değil, milletimizin zenginliği olarak görebilmektir. Ve en önemlisi, “Ben ne kazanacağım?” sorusunun yanına “Ben bu topluma ne katacağım?” sorusunu koyabilmektir.
BİZ BU MUYUZ?
Hayır. En azından böyle olmak zorunda değiliz. Çünkü bu milletin hafızasında bundan çok daha güçlü bir değerler dünyası vardır. Ama geçmişimizle övünmek yetmez. Atalarımızın güzel sözlerini sosyal medyada paylaşmak yetmez. Ecdadımızın adaletinden bahsetmek yetmez. Onların yaptığını bugün yapabiliyor muyuz? Aç olanı doyurabiliyor muyuz? Çaresizin yanında durabiliyor muyuz? Haksızlığa uğrayan bizim düşmanımız bile olsa hakkını savunabiliyor muyuz? Bize emanet edilen makamı, parayı, kamu malını koruyabiliyor muyuz? Çocuklarımıza dürüstlüğü sadece anlatıyor muyuz, yoksa yaşayarak mı öğretiyoruz?
İşte asıl mesele budur. Bir millet, geçmişiyle değil yalnızca bugünkü ahlâkıyla da ölçülür. O hâlde birbirimize yeniden soralım: Biz bu muyuz?
Cevabı başkasında aramayalım. Önce kendimize bakalım. Sonra ailemize. Sonra çevremize. Sonra kurumlarımıza. Sonra devletimize. Çünkü büyük değişimler çoğu zaman büyük nutuklarla değil, küçük ama samimi ahlâkî tercihlerle başlar.
Bir insan haksız kazancı reddettiğinde… Bir memur işini hakkıyla yaptığında… Bir yönetici kendisine yakın olana değil, hak edene imkân verdiğinde… Bir öğretmen bir öğrencinin umudunu yeniden yeşerttiğinde… Bir genç yalan söylememeyi seçtiğinde… Bir vatandaş kendisine ait olmayanı almadığında… Bir insan kendisine yapılmasını istemediği bir haksızlığa başkasına yapıldığında da itiraz ettiğinde… İşte o zaman yeniden ayağa kalkmaya başlarız.
Çünkü millet olmak yalnızca aynı bayrağın altında yaşamak değildir. Millet olmak, aynı ahlâkî sorumluluğu paylaşabilmektir. Ve belki bugün hepimizin ihtiyacı olan şey, birbirimize daha fazla bağırmak değil; biraz daha fazla düşünmek, biraz daha fazla utanmak, biraz daha fazla paylaşmak, biraz daha fazla adalet, biraz daha fazla merhamet ve çok daha fazla insanlık…
Türk milleti büyük bir millet olduğunu geçmişiyle ispatlamıştır. Şimdi mesele, o büyüklüğü bugün yeniden hak edip edemeyeceğimizdir. Çünkü gelecek nesiller bir gün bize de soracak: “Size nasıl bir ülke emanet edilmişti ve siz onu bize nasıl teslim ettiniz?” O gün vereceğimiz cevabı bugünden hazırlıyoruz. Aslımıza dönelim. Kendimize dönelim. Vicdanımıza dönelim. Adalete dönelim. İnsanlığa dönelim. Çünkü kaybettiğimiz şey yalnızca bazı değerler değilse, yeniden kazanmamız gereken şey de yalnızca refah değildir. Önce insanlığımızı yeniden kazanmalıyız. Ve sonra hep birlikte, yeniden soralım: BİZ BU MUYUZ?YOKSA DAHA İYİSİ OLABİLİR MİYİZ?
Cevap, başkasının vereceği bir cevap değildir. Cevap, hepimizin yaşayacağı hayattır.
Allah Devlete ve Millete Zeval Vermesin.
Devamı Devlet, Nasibi Cennet, Bekayı İmân, Rızayı Rahman..
Baki Selam ve Dua ile.