Bazı ölümlerin tarihi yoktur.

Nüfus kayıtlarına geçmez, ardından sela okunmaz, kimse başsağlığı dilemez. İnsan sabah kalkar, hazırlanır, işe gider, konuşur, güler; dışarıdan bakıldığında hayat bütün olağanlığıyla devam eder.

Ama içeride bir şey yavaş yavaş ölmektedir:

Kalp.

Elbette burada sözünü ettiğim, göğsümüzde atan ve bizi hayatta tutan kalp değil. İnsanı insan yapan o görünmez yerden; merhametin, vicdanın, utanmanın, sevmenin, affetmenin ve Allah’a yönelmenin mekânı olan kalpten söz ediyorum.

Kalp birdenbire ölmüyor.

Belki de bu yüzden ölümünü fark etmek bu kadar zor.

Önce bir haksızlık eskisi kadar rahatsız etmiyor bizi. Sonra kırdığımız bir insanın yüzü uykumuzu kaçırmıyor. Bir başkasının acısını görüyoruz ama içimiz sızlamıyor. Yanlış olduğunu bildiğimiz bir şeyi ilk yaptığımızda vicdanımız sesini yükseltiyor; ikincisinde biraz daha az, üçüncüsünde daha da az…

Sonra bir gün susuyor.

İşte insanın kendisinden korkması gereken yer belki de tam burasıdır.

Günah işlemekten daha ürkütücü olan, günahın artık insanın canını acıtmamasıdır.

Bir kalbi kırmaktan daha tehlikeli olan, kırdığımız kalbin ardından hiçbir şey hissetmemektir.

Bazen kendime soruyorum:

Kalbimin ne kadarı hâlâ canlı?

Ne kadarı bir çocuğun gözyaşında durup kalabiliyor? Ne kadarı bir yaşlının yalnızlığını fark ediyor? Ne kadarı yaptığı bir yanlışın ardından “Ben ne yaptım?” diyebiliyor?

Hatta çağımızın diliyle sorayım:

Kalbimin ne kadarı online, ne kadarı offline?

Kur’an-ı Kerim insanın bu hâlini asırlar öncesinden sarsıcı bir benzetmeyle anlatıyor:

“Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha da katı oldu.”

(Bakara, 2/74)

İnsan düşünmeden edemiyor:

Bir kalp nasıl taşa dönüşür?

Sanırım cevabı hayatın içinde saklı.

Alışarak.

İnsan her şeye alışabiliyor çünkü.

Kırmaya alışıyor. Kırılmaya alışıyor. Kötü söze, öfkeye, hoyratlığa, haksızlığa alışıyor.

Daha kötüsü, başkasının acısına alışıyor.

Bugün dünyanın bir ucunda bir çocuk ağlıyor. Birkaç saniye bakıyoruz. Sonra parmağımızı ekranda biraz yukarı kaydırıyoruz. Bir sonraki görüntü geliyor. Birkaç saniye önce gördüğümüz acı, birkaç saniye sonra yerini başka bir görüntüye bırakıyor.

Belki çağımızın en büyük imtihanlarından biri de budur:

Çok şey görüyor ama giderek daha az şey hissediyoruz.

Oysa kalbin canlılığının en önemli işaretlerinden biri hissedebilmektir.

Başkasının acısıyla acımak…

Yaptığı yanlıştan utanmak…

Özür dileyebilmek…

Affedebilmek…

Bir insanın derdini kendi derdiymiş gibi birkaç dakika olsun taşıyabilmek…

Ve bütün bunların üzerinde, insanın Rabbine karşı kalbinin hâlâ titreyebilmesi.

Fakat bütün bunları düşünürken içimi ferahlatan bir hakikat var:

Cenab-ı Hak bizden kolay vazgeçmiyor.

Biz uzaklaşıyoruz, O dönüş yolunu açık bırakıyor.

Biz unutuyoruz, O hatırlatıyor.

Biz kalbimizi katılaştırıyoruz; önümüze bazen bir insan, bazen bir ayet, bazen bir acı, bazen bir ayrılık, bazen de gecenin ortasında nereden geldiğini bilmediğimiz bir iç sıkıntısı çıkarıyor.

Ve insan birden kendisine dönüyor:

“Ben ne zaman böyle oldum?”

Belki de o soru bile büyük bir nimettir.

Çünkü insan hâlâ kendisini sorgulayabiliyorsa, yaptığı bir yanlışın ardından içi sızlıyorsa, birinin gönlünü kırdığında huzursuz oluyorsa, gözünden hâlâ bir damla yaş akabiliyorsa…

Kalp ölmemiştir.

Hâlâ bir yerinde hayat vardır.

Biz bedenimizin sağlığıyla ne kadar ilgileniyoruz. Tahliller yaptırıyoruz, vitaminler kullanıyoruz, yürüyüş yapıyoruz, yediğimize içtiğimize dikkat ediyoruz. Nabzımızı, tansiyonumuzu, şekerimizi ölçüyoruz.

Peki insanın bir de kalp kontrolü yapması gerekmez mi?

Bugün kimi kırdım?

Kimin derdini görmezden geldim?

Hangi haksızlığa sustum?

Ne zamandır içten bir özür dilemedim?

Ne zamandır kimsenin bilmediği bir iyilik yapmadım?

Ne zamandır yalnızca istemek için değil, şükretmek için ellerimi açmadım?

Ve ne zamandır Rabbimle gerçekten konuşmadım?

Belki insanın gerçek muhasebesi biraz da budur.

Çünkü bazı ölümler mezarlıkta başlamıyor.

Bazı insanlar hayattayken yavaş yavaş kaybediyor kalbini.

Ama ümit tam da burada başlıyor.

Kalbi katılaştıran insan ise onu yeniden yumuşatmaya da başlayabilir.

Bir yetimin başını okşayarak…

Bir kırgınlığı bitirerek…

Bir “hakkını helal et” diyerek…

Kimsenin görmediği bir iyilik yaparak…

Gecenin sessizliğinde iki damla gözyaşıyla Rabbine dönerek…

Belki de kalbin dirilişi büyük mucizeler istemiyor.

Samimi bir dönüş istiyor.

O yüzden bugün kendimize tek bir soru soralım:

Kalbim hâlâ canlı mı?

Cevabımızdan korkuyorsak bile ümitsizliğe düşmeyelim.

Çünkü insanın bu sorudan korkması bile kalbinin bir yerinde hâlâ hayat olduğunun işaretidir.

Ve belki mesele hiç düşmemek, hiç yanılmamak, hiç uzaklaşmamak değildir.

Mesele, dönüş yolunu unutmamaktır.

Çünkü kalbin ölümü sessiz ve yavaştır.

Ama bazen dirilişi tek bir cümleyle başlar:

“Allah’ım, kalbimi yeniden dirilt.”