Gözün Gördüğünden Gönlün Bildiğine

Bir derviş, yolculuğu sırasında bir bahçenin önünde durur. Bahçenin kapısı eskimiş, duvarları yer yer dökülmüştür. İçeriden gelen güzel kokuyu fark eder, fakat gördüğü manzaraya bakıp yoluna devam etmek ister. Bahçenin sahibi onu görür ve seslenir:

“Kapının eskiliğine bakıp bahçenin hükmünü verme. İçeri girmeden gülün kokusunu bilemezsin.”

Derviş kapıdan içeri girer. Duvarların ardında güller, meyve ağaçları ve küçük bir su kaynağı vardır. Dışarıdan yorgun görünen bahçe, içinde bambaşka bir hayat taşımaktadır.

İnsan da böyledir.

Bir yüz görürüz ve bir hüküm veririz. Bir söz duyarız ve bir anlam yükleriz. Bir davranışla karşılaşır, karşımızdaki insanın bütün hikâyesini bildiğimizi sanırız. Oysa gördüğümüz çoğu zaman kapıdır. Bahçe içeridedir.

Tasavvuf düşüncesi bu ayrımı iki güçlü kavramla anlatır: zâhir ve bâtın.

Zâhir görünen yüzdür. Bâtın, görünenin içinde saklı olan manadır. Söz zâhirdir, niyet bâtındır. Beden zâhirdir, gönül bâtındır. Bir davranışın kendisi zâhirdir, o davranışı doğuran sebep ise çoğu zaman bâtında saklıdır.

İrfan geleneğimiz insanı yalnızca bakmaya değil, görmeye çağırır. Bakmak gözün işidir. Görmek ise bazen gönlün terbiyesini gerektirir.

Mevlânâ’nın düşünce dünyasında suret ile mana arasındaki ilişki önemli bir yere sahiptir. Suret ilk karşılaştığımız yüzdür. Mana ise o yüzün ardında taşınan cevherdir. Hakikati arayan insan sureti inkâr etmez, fakat surette de kalmaz. Görünenden hareket ederek manaya ulaşmaya çalışır.

Yunus Emre’nin dünyasında bu yolculuk gönülde derinleşir. İnsan yalnızca dışarıda arayan bir varlık değildir. Kendi içine de yönelmelidir. Çünkü insanın en uzun yolculuklarından biri, kendisinden yine kendisine yaptığı yolculuktur. Gönül bu nedenle yalnızca duyguların bulunduğu bir yer değildir. İnsanın kendisiyle, diğer insanlarla ve yaratılışla kurduğu bağın merkezidir.

İbnü’l-Arabî’nin düşünce dünyası da görünen âlemin ardındaki anlamı düşünmeye çağırır. Varlık yalnızca gözün gördüğü şekillerden ibaret değildir. İnsan gördüğünün üzerinde düşündükçe işaretten manaya, suretten hakikate doğru ilerler.

Bir ağaca baktığımızda bu hakikatin sade bir örneğini görürüz.

Dallar gözümüzün önündedir. Yapraklara dokunabilir, meyveyi elimizde tutabiliriz. Ağacı toprağa bağlayan kökleri ise çoğu zaman göremeyiz. Görünmeyen kökler olmadan görünen dallar yaşayamaz.

İnsan da biraz böyledir.

Yüzünü görürüz, sesini duyarız, mesleğini öğreniriz. Başarılarını, hatalarını ve davranışlarını görebiliriz. İçinde taşıdığı korkuları, duaları, kırgınlıkları, özlemleri ve mücadeleleri ise her zaman bilemeyiz. Bir insanın zâhirinden onun bütün bâtınına hükmetmek bu yüzden eksik bir okumadır.

Çağımız zâhirin hiç olmadığı kadar güçlü olduğu bir çağdır.

Hayatlarımız fotoğraflara, kısa görüntülere, unvanlara ve birkaç cümlelik tanımlara sığdırılıyor. İnsanlar ne yaptığını, nereye gittiğini, ne giydiğini ve ne başardığını gösteriyor. Başkalarının hayatlarına da aynı pencereden bakıyoruz. Birkaç görüntü görüyor ve bazen koskoca bir ömrün hükmünü veriyoruz.

Görüntünün çoğalması, mananın çoğaldığı anlamına gelmiyor.

Bir insanın gülümsemesi mutlu olduğunu kanıtlamaz. Sessizliği söyleyecek sözü bulunmadığını göstermez. Güçlü görünmesi yorulmadığı anlamına gelmez. Kalabalıkların içinde olması yalnızlık çekmediğini anlatmaz.

Her insanın görünmeyen bir tarafı vardır.

Belki merhametin başlangıç noktası da bunu kabul etmektir.

Karşımızdakinin bilmediğimiz bir hikâyesi olabileceğini düşündüğümüzde hükmümüz yavaşlar. Dilimiz yumuşar. Öfkemizin yanına anlayışı koyabiliriz. İnsanları yalnızca bize gösterdikleri yüzleriyle değil, taşıyor olabilecekleri görünmez yüklerle birlikte düşünmeye başlarız.

Bâtın yalnızca başkasını anlamak için kullanılan bir kavram değildir. İnsanın kendi içine çevirdiği aynanın da adıdır.

Evlerimizde birçok ayna vardır. Yüzümüzü, saçımızı, üzerimizdeki elbiseyi gösterirler. Hiçbiri niyetimizi göstermez. Merhametimizi, kibrimizi, hasedimizi, sevgimizi, vicdanımızı veya içimizde büyüttüğümüz iyiliği aynada göremeyiz.

İnsan bunun için başka bir aynaya ihtiyaç duyar.

Kendi vicdanına.

Zâhir çoğu zaman “İnsanlar beni nasıl görüyor?” diye sorar.

Bâtın ise daha zor bir soru yöneltir:

“Ben gerçekte nasıl bir insanım?”

İnsan başkasının kusurunu görmekte oldukça mahirdir. Kendi içine aynı dikkatle bakmak ise daha büyük bir cesaret ister. Tasavvufun nefsi terbiye etmeye verdiği önem burada anlam kazanır. Hakikat arayışı yalnızca dünyanın sırlarını çözmek değildir. İnsan kendi içindeki karanlıkla ve aydınlıkla da tanışmalıdır.

Bir iyilik yaptığımızda insanların görüp görmediğinden önce niyetimize bakabilmek bâtındır. Bir kalbi kırdığımızda haklılığımızdan önce bıraktığımız izi düşünebilmek bâtındır. Bir başarıya ulaştığımızda alkıştan önce sorumluluğumuzu hatırlamak bâtındır.

Zâhir ile bâtın birbirini yok eden iki ayrı dünya değildir. Biri kapıdır, diğeri bahçe. Biri surettir, diğeri mana. Biri gözün gördüğüdür, diğeri gönlün aradığıdır.

İrfan, kapıya bakıp bahçe hakkında hüküm vermemektir.

Bugün belki de daha fazla görmeye değil, gördüğümüzü daha derinden anlamaya ihtiyacımız vardır. Her gün yüzlerce görüntüye bakıyoruz, fakat kaç insanı gerçekten görüyoruz? Binlerce söz duyuyoruz, fakat kaçının ardındaki sessizliği fark ediyoruz?

İnsanın olgunluğu bazen bildiklerinin çokluğunda değil, hüküm vermeden önce durabildiği yerde saklıdır.

Göz sureti görür.

Akıl görüneni anlamlandırır.

Gönül ise mananın peşine düşer.

Zâhir kapıdır, bâtın bahçe.

İnsan bazen bir ömrü kapının önünde geçirir.

İrfan, o kapıdan içeri girebilmektir.