
Şair Eşref, oğluna yazdığı hicviyede cehaletin sıradan bir hâlini değil, cehaletinden habersiz olmanın verdiği küstahlığı anlatır:
Rahm-i mâderden nasıl çıktıysa hâli öyledir,
Gezmeden seyyâh-ı âlem, bilmeden allâmedir.
Gam mıdır mektepten olmazsa şehadetnamesi,
Eşref’e oğlum demek nâmı şehadetnamesi.
Bu dizelerin içinden biri, aradan geçen zamana rağmen bugünün insanını şaşırtıcı bir isabetle tarif eder:
“Gezmeden seyyâh-ı âlem, bilmeden allâmedir.”
Gezmemiştir ama dünyayı anlatır. Okumamıştır ama hüküm verir. Araştırmamıştır fakat kanaatinden şüphe duymaz. Bir meseleyi öğrenmek için ayırmadığı zamanı, o mesele hakkında konuşarak geçirir. Bilgisinin sınırını bilmez; çünkü bildiklerinden çok, bildiği vehmine güvenmektedir.
Ağustos ayı malum Türkler için kahramanlık ayıdır. Malazgirt Savaşı'ndan, 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ne kadar birçok zafer bu ayda gerçekleşmiştir. Hal böyle olunca da yıllardır izlediğim manzarayı yazmak elzem bir hal aldığı için bu yazıyı kaleme aldım.
Bu insan tipinin en görünür olduğu alanlardan biri de milliyetçilik üzerine yapılan tartışmalardır. Türk tarihini birkaç menkıbeden öğrenen tarih adına konuşur; Türk kültürünü gündelik hayatında yaşatmayan kültür bekçiliğine soyunur; ülkesinin eğitimini, hukukunu, ekonomisini ve toplumsal yapısını araştırmayan, devletin ve milletin geleceği hakkında tartışmasız hükümler verir. Gezmeden seyyah, bilmeden allâme; emek vermeden fikir adamı, sorumluluk üstlenmeden milliyetçidir çünkü milliyetçilik, kendimize yakıştırdığımız bir sıfata dönüştüğünde kolaydır. Zor olan, bu sıfatın gerektirdiği ahlâkı taşımaktır.
Sosyal medya bu kolay milliyetçiliğe geniş bir sahne açıyor. Bayraklı bir görsel, geçmişten alınmış birkaç söz, yüksek perdeden kurulmuş cümleler ve farklı düşünen herkese yöneltilen suçlamalar… Bütün bunlar, bir insanın kendisini milliyetçi olarak göstermesine yetebiliyor. Gösterilenle yaşanan arasındaki mesafeye ise pek az kişi bakıyor. Oysa bayrak paylaşmakla bayrağın temsil ettiği millete karşı sorumluluk duymak aynı şey değildir.
Vatan üzerine konuşmakla vatanın toprağına, suyuna, ağacına, tarihine ve insanına sahip çıkmak da aynı değildir.
Millî değerleri dilinden düşürmeyen birinin kamu malına zarar vermesi, işini savsaklaması, liyakati hiçe sayması, yakınları için ayrıcalık beklemesi ve başkasının hakkını küçümsemesi mümkünse ortada ciddi bir tutarsızlık vardır.
Bu tutarsızlığı alkışlarla örtemeyiz.
Milliyetçilik, yalnızca ne söylediğimizle değil, nasıl yaşadığımızla ilgilidir. İşini doğru yapmak, emaneti korumak, milletin parasını kendi parası kadar dikkatle kullanmak, görevi ehline vermek, adaleti yalnızca kendisi için değil herkes için istemek de milliyetçiliğin içindedir. Çocuğuna iyi bir gelecek istemek kadar bütün çocukların nitelikli eğitim almasını önemsemek; temiz bir şehirde yaşamak kadar o şehri kirletmemek; Türkçeyi savunmak kadar Türkçeyi düşünceli, zarif ve doğru kullanmak da bu sorumluluğun parçalarıdır.
Millet sevgisi, insanın kendi meziyetlerini ilan etmesinin bir yolu değil, kendisini aşan bir bütüne karşı taşıdığı borcun farkına varmasıdır.
Ne var ki günümüzde kavramların anlamından çok sağladığı görünürlük önemseniyor. İnsanlar bazen oldukları gibi görünmüyor, göründükleri gibi de yaşamıyorlar. Söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafe büyüdükçe kelimeler aşınıyor; vatan, millet, ahlâk, dava ve fedakârlık gibi kavramlar yaşanan değerler olmaktan çıkarak gösterinin malzemesine dönüşüyor.
Necip Fazıl’ın eserine adını veren ifadeyle, her dönemin “sahte kahramanları” vardır. Sahte kahramanlar taşıdıkları vasıflardan çok oluşturdukları görüntüyle var olurlar. Davadan söz eder fakat bedel ödemezler. Fedakârlığı başkalarından bekler, imtiyazı kendileri için isterler. Millet adına konuşur, milletin insanına tahammül edemezler. Ahlâkı över, günlük ilişkilerinde onun en basit gereklerini ihmal ederler. En küçük katkılarını büyük bir hizmet gibi anlatırken, verdikleri zarar karşısında susarlar.
Sahte kahramanın en tehlikeli tarafı yalnızca başkalarını yanıltması değildir. Bir süre sonra kendi oluşturduğu görüntüye kendisi de inanmaya başlar. Her meselenin merkezinde kendisini görür; söylediği her sözü doğru, yaptığı her işi haklı sayar. Kendisini eleştireni düşman, bilgisini sorgulayanı hain, yanlışını göstereni de karşı cepheden kabul eder.
Böyle bir anlayışta fikir değil taraf, hakikat değil aidiyet, muhakeme değil itaat belirleyici olur.
Hâlbuki bir fikrin değeri, onu söyleyen kişinin sesinin yüksekliğinden veya mensup olduğu topluluğun büyüklüğünden gelmez. Fikrin arkasında bilgi, önünde vicdan, yanında izan bulunmalıdır. Bilgi yoksa fikir sığ kalır. Fikir yoksa insan olaylar arasında bağ kuramaz, kendisine sunulan hazır hükümleri tekrarlamakla yetinir. İzan eksildiğinde ise haklıyla haksızı, doğruyla yanlışı, sadakatle taassubu birbirinden ayırmak zorlaşır.
Bilgi edinmeden fikir sahibi olmak, çoğu zaman önyargıya düşünce elbisesi giydirmektir.
Milletini sevdiğini söyleyen insan, önce milletini tanımaya çalışmalıdır. Tarihini efsanelerden, kültürünü sloganlardan, bugünkü meselelerini sosyal medya paylaşımlarından öğrenemez. Okumalı, araştırmalı, dinlemeli ve karşılaştırmalıdır. Kendi düşüncesine uymayan görüşleri de anlamaya çalışmalıdır. Sadece kendisi gibi düşünenleri dinleyen insan, hakikati değil kendi sesinin yankısını duyar.
Mustafa Çalık’ın yaklaşımı bu bakımdan önemli bir ölçü sunar. Çalık, milliyetçiliği her şeyden önce “şuurlu ve sorumlu bir vatanseverlik” olarak tanımlar. Vatan sevgisinin gerekli ve güçlü bir heyecan olduğunu kabul eder; fakat onun yalnızca hissiyattan ibaret görülemeyeceğini söyler. Vatanseverliği aklî, vicdanî, tarihî ve coğrafi bir şuur olarak ele alır. Milletin kimliğini ve geleceğini düşünmek kadar vatanın toprağına, havasına, suyuna, tabiatına ve tarihî zenginliğine sahip çıkmayı da bu şuurun içinde görür.
Bu yaklaşım, milliyetçiliğin yalnızca duyguyla değil bilgiyle, yalnızca sözle değil sorumlulukla yaşanabileceğini gösterir.
Mustafa Çalık’ın düşünce hayatında ortaya koyduğu çaba da bunun bir örneğidir. Milliyetçiliği hazır sloganların korunaklı alanında tutmak yerine düşüncenin ve tartışmanın içine taşımaya çalıştı. Kurucusu olduğu Türkiye Günlüğü, farklı fikrî çevrelerden akademisyen ve düşünürlerin Türkiye’nin meselelerini tartışabildiği bir zemin hâline geldi. Kendini başka düşüncelere kapatan, her soruya ezberlenmiş cevaplar veren bir anlayış yerine; okuyan, araştıran, tartışan ve kendisini yenileyebilen bir milliyetçilik arayışını temsil etti.
Çalık Hoca’nın fikrî mirası bize, milletini sevmenin onu sloganlara hapsetmek değil; anlamaya, anlatmaya ve daha ileriye taşımaya çalışmak olduğunu hatırlatıyor. İnandığı değerleri yüksek sesle savunurken düşüncenin hakkını vermekten, Türkiye’nin meseleleri karşısında sorumluluk almaktan ve farklı fikirlerle konuşmaktan vazgeçmedi. Onun ardından söylenebilecek en anlamlı sözlerden biri de belki budur: Milliyetçiliği yalnızca anlatmadı; onu bir düşünme, çalışma ve sorumluluk ahlâkı olarak yaşadı.
Bu vesileyle 6 Aralık 2023’te ebediyete uğurladığımız kıymetli fikir ve dava insanı Dr. Mustafa Çalık’ı rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyorum. Ruhu şad, mekânı cennet olsun. Geride bıraktığı fikirlerin, yetişmesine katkıda bulunduğu insanların ve Türkiye Günlüğü etrafında oluşturduğu düşünce ikliminin yaşamaya devam etmesi, ona gösterilebilecek en kıymetli vefa olacaktır.
Çünkü milletini ciddiye alan insan, onun meselelerini de ciddiye almak zorundadır.
Bir ülkenin sorunları yalnızca coşkulu konuşmalarla çözülemez. Eğitimden ekonomiye, hukuktan çevreye, teknolojiden kültüre kadar her alan bilgi, emek ve uzmanlık ister. Bu meselelerin hiçbirini araştırmadan her konuda kesin hükümler kurmak vatanseverlik değil, ülkenin gerçeklerini kendi bilgisizliğimize mahkûm etmektir.
İşte bu noktada, günümüzde giderek küçümsenen bir söz yeniden değer kazanır:
“Bilmiyorum.”
Bilmiyorum diyebilmek bir zayıflık değildir. Bilginin sınırını fark etmenin, zihnî dürüstlüğün ve öğrenme isteğinin zarif ifadesidir. İnsan her şeyi bilemez. Tarih bilen ekonominin, hukuk bilen sosyolojinin, mühendislik bilen siyasetin, siyaset bilen de hayatın bütün alanlarının kendiliğinden uzmanı olmaz. Bir alanda yetkin olmak bile insanı yanılmaz kılmaz.
Gerçek bilgi, insana yalnızca ne bildiğini değil, neyi bilmediğini de öğretir.
Bilgisi arttıkça kesin hükümleri çoğalan değil, cümleleri dikkat kazanan insan gerçekten öğrenmeye başlamıştır. Çünkü okudukça meselenin ayrıntılarını, çelişkilerini ve farklı yönlerini görür. Başlangıçta kolay sandığı soruların aslında ne kadar zor olduğunu fark eder. Kendi kanaatini mutlak hakikat saymak yerine onu yeniden sınamaya razı olur.
“Bilmiyorum ama öğrenebilirim” diyebilen insan gelişir.
“Ben zaten biliyorum” diyen insan ise bilgisinin çevresine görünmez bir duvar örer. Yeni bir bilgiyle karşılaştığında düşüncesini gözden geçirmek yerine öfkelenir. Delil sunmak yerine sesini yükseltir. Tartışmayı fikir alışverişi değil, karşısındakini susturma mücadelesi olarak görür. Bilgi eksikliğini kesinlik gösterisiyle kapatmaya çalışır.
Böyle insanların milliyetçilik adına konuşması, milliyetçiliğe güç değil zarar verir. Çünkü savundukları düşünceyi bilgiyle derinleştirmek yerine kabalıkla temsil ederler. Milleti birleştirmesi gereken sevgiyi, insanları ayıran bir üstünlük iddiasına dönüştürürler. Kendisinden farklı düşünenleri milletin dışına iterek milliyetçiliği dar bir çevrenin tapulu malı sayarlar.
Oysa millet, yalnızca bize benzeyenlerden oluşmaz. Farklı hayatları, fikirleri, inançları, meslekleri ve tecrübeleriyle aynı kaderi paylaşan insanların bütünüdür. Millet sevgisi, bu büyük topluluğu kendi dar kalıbımıza sokmaya çalışmak değil; ortak geleceğine karşı sorumluluk duymaktır.
Sahici milliyetçi ülkesinin yalnızca başarılarıyla övünen kişi değildir. Eksiklerini görebilen, yanlışları karşısında susmayan ve bunların düzelmesi için emek veren kişidir. Eleştiriyi düşmanlık saymaz; bilakis, doğru ve dürüst eleştirinin gelişmenin şartı olduğunu bilir. Sevmek, kusursuz ilan etmek değil, daha iyi olması için sorumluluk almaktır.
Bir milletin geleceği, geçmişiyle övünenlerin sayısından çok, bugünü için çalışanların niteliğine bağlıdır.
Tarihî şahsiyetlerin sözlerini paylaşmak değerlidir; fakat onların hangi şartlarda yaşadığını, ne düşündüğünü ve hangi mücadeleyi verdiğini öğrenmeden bu sözleri kullanmak, geçmişi anlamak değildir. Bayrağa saygı göstermek değerlidir; fakat bayrağın altında yaşayan insanların hukukuna saygı göstermiyorsak bu saygı eksik kalır. Şehitlerden söz etmek değerlidir; fakat onların uğruna can verdiği devletin kurumlarını, kaynaklarını korumuyorsak sözümüz davranışımızda karşılık bulmaz.
Milliyetçiliğin gerçek sınavı meydanlarda ve sosyal medya sayfalarında değil, kimsenin görmediği yerde başlar.
İşimizi yaparken, bir emaneti korurken, hak etmediğimiz bir imkânı reddederken, kamu malına sahip çıkarken, bilmediğimiz bir konuda susarken, öğrenmek için emek verirken ve bizden farklı olanın hakkını savunurken…
Yazının başında söylediğimiz gibi Ağustos ayı, tarihimizin bu sorumluluğu hatırlatan iki büyük dönüm noktasını aynı takvimde buluşturur.
26 Ağustos 1071’de kazanılan Malazgirt Zaferi, Anadolu’nun kapılarını Türklere açtı. Sultan Alparslan ve ordusu yalnızca bir meydan muharebesi kazanmadı; bu topraklarda yeni bir tarihî yürüyüşün yolunu açtı. Malazgirt’i anmak, geçmişte kazanılmış bir zaferle övünmekten ibaret değildir. Anadolu’yu yurt yapan iradeyi, cesareti, fedakârlığı ve bu topraklarda birlikte yaşama sorumluluğunu anlamaktır.
Aradan 851 yıl geçtikten sonra yine bir 26 Ağustos günü başlayan Büyük Taarruz ise 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin zaferle sonuçlanmasıyla milletimizin bağımsızlık iradesini tarihe bir kez daha kaydetti. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilen Millî Mücadele, işgal altında bırakılmak istenen bir milletin kendi kaderine sahip çıkmasının adı oldu.
Malazgirt Anadolu’nun kapısını açan iradeyse 30 Ağustos, o vatanın bağımsızlığını koruyan iradedir. Biri bu toprakların yurt oluşunun, diğeri o yurdun esarete teslim edilmeyişinin nişanesidir. Sultan Alparslan’dan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e uzanan tarihî çizgide değişmeyen hakikat; vatanın sözle değil cesaretle, fedakârlıkla, akılla, hazırlıkla ve gerektiğinde ödenen büyük bedellerle korunduğudur.
Bu zaferleri yalnızca sloganlarla anmak, onların bize yüklediği sorumluluğu eksik bırakır. Malazgirt’i ve 30 Ağustos’u hakkıyla kutlamak; bize bırakılan vatanı daha adil, daha eğitimli, daha üretken ve daha güçlü kılmak için çalışmaktır. Geçmişin kahramanlarını anarken bugünün görevlerinden kaçamayız. Onların kazandığı zaferleri kendi tembelliğimizin övünç malzemesi yapamayız.
Bize düşen, miras aldığımız vatanı tüketmek değil geliştirmek; tarihimizle yalnızca gurur duymak değil, ona layık olmaya çalışmaktır.
Bu duygu ve düşüncelerle, Anadolu’yu bizlere yurt kılan Malazgirt Zaferi’nin yıl dönümünü ve bağımsızlığımızın sarsılmaz iradesini temsil eden 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutluyorum. Başta Sultan Alparslan ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu toprakları vatan kılan, vatan olarak koruyan bütün kahramanlarımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
İnsanın söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafe kapandıkça samimiyeti artar. Olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak, yalnızca kişisel bir ahlâk ilkesi değildir. Toplumun güvenini ayakta tutan temel de budur. Herkesin başka türlü görünüp başka türlü yaşadığı bir yerde kelimelere, kurumlara ve insanlara duyulan güven giderek kaybolur.
Bu nedenle Şair Eşref’in hicvini yalnızca başkalarını küçümsemek için okumamalıyız. Dizeyi önce kendimize yöneltmeliyiz.
Tersine Sorular¿
Okumadan hüküm verdiğimiz konular var mı¿
Bilmediğimiz hâlde biliyormuş gibi konuşuyor muyuz¿
Savunduğumuz değerleri günlük hayatımızda uyguluyor muyuz¿
Millet sevgimiz davranışlarımıza mı yansıyor, yoksa sözlerimizde mi kalıyor¿
Hakikati mi arıyoruz, yoksa kendimize benzeyenlerin alkışını mı¿
Bu soruların karşısında dürüstçe durabildiğimiz ölçüde sahte kahramanlardan ayrılabiliriz.
Mesele, milliyetçi görünmek değil, milletine faydalı olabilmektir. Mesele, her şeyi biliyormuş gibi konuşmak değil, bilmediğini öğrenmeye çalışmaktır. Mesele, geçmişin büyüklüğünden kendimize pay çıkarmak değil, o büyüklüğün yüklediği sorumluluğu taşıyabilmektir.
Malazgirt’i açılmış bir kapı, 30 Ağustos’u kazanılmış bir gelecek olarak görüyorsak o kapıdan bilgiyle, izanla, ahlâkla ve emekle geçmek zorundayız.
Aksi hâlde Şair Eşref’in hicvettiği insanın bugünkü suretine dönüşürüz.
Gezmeden seyyah, bilmeden allâme; yaşamadan faziletli, emek vermeden fikir sahibi ve hiçbir bedel ödemeden kahraman…
Vesselam.