İnsan bazen bir milletin mukadderatını değiştiren büyük hâdiselerin gürültüsünde değil, sessizce yetişen bir çocuğun bakışlarında istikbalin akislerini temaşa eder. Zira medeniyetler, heybetli binalarla değil; metin karakterlerle, müstakim şahsiyetlerle ve ulvî mefkûrelere gönül vermiş nesillerle kaim olur. İşte bu sebeple nesil meselesi, herhangi bir eğitim siyaseti yahut sosyal projenin ötesinde; bir milletin bekasına, ruh köküne ve istikbaline dair en hayatî davadır.
Nesil meselesi yalnız bugünün değil, yarının da meselesidir. Hatta denilebilir ki bugünün bütün gayret ve cehdi, yarının insanını inşa edebilmek içindir. Çünkü insan yetiştirmek, yalnızca toprağa bir tohum bırakmak değildir; o tohumu hikmetle sulamak, sabırla büyütmek ve yarınları bugünden okuyabilmektir.
Bugün çocuklarımızın karşı karşıya bulunduğu en büyük tehdit cehalet değildir. Belki de asıl tehlike, ruhları sessizce istilâ eden dijital dünyanın baş döndürücü cazibesidir. Bilginin arttığı, fakat hikmetin eksildiği; iletişimin çoğaldığı, lakin muhabbetin zayıfladığı; ekranların aydınlandığı, gönüllerin ise karardığı bir devirden geçiyoruz. Böyle bir hengâmda evlatlarımızı yalnızca bilgiyle değil; irfanla, imanla, ahlâkla ve vicdanla teçhiz etmek mecburiyetindeyiz.
Eskilerin nevresîde-i terbiye dediği bu ulvî vazifenin iki muhkem muhafızı vardır: aile ve maarif. Anne-baba ile muallim, çocuğun hem dünyevî hem uhrevî saadetini inşa eden iki mümtaz şürekâdır. Muvaffak bir eğitim; evdeki muhabbet ve disiplin ile mektepteki ilim, irfan ve şahsiyet terbiyesinin ahenk içinde yürümesine bağlıdır.
Aile, insanın ilk mektebidir. Çocuklar söylenenlerden ziyade gördüklerini taklit ederler. Bu sebeple anne ve babanın ev içindeki ahlâkı, şefkati, vicdanı ve üslûbu; hülâsa lisan-ı hâlleri, terbiyenin bizatihi kendisidir. Çocuk konuşmayı annesinden, merhameti babasından, hürmeti dedesinden, muhabbeti ise evinin ikliminden öğrenir. Mektep de bu ilk mayayı ilimle, fikirle ve şahsiyet terbiyesiyle kemale erdirir. Bu iki müessese birbirinden uzak düştüğünde cemiyet zaafa uğrar; el ele verdiğinde ise millet kuvvet ve metanet bulur.
Kıymetli muallimlerimizden eğitimci-yazar Merhum Hâfız Abdülkâdir İzmirî'nin, anne ve babaların çocuklarına bırakacağı en büyük servetin mal ve mülk değil, güzel terbiye ile edep olduğu yönündeki tespiti bugün de bütün hakikatiyle karşımızdadır. Çünkü edepten mahrum yetişen bir evlat, elindeki maddî imkânı da kısa zamanda tüketebilir; fakat güzel ahlâkla yetişen bir insan, yokluk içinde dahi izzetini muhafaza eder.
Öğretmen yalnızca ders anlatan kimse değildir. Muallimin ilmiyle âmil olması, yani anlattığını evvela kendi hayatında tatbik etmesi zaruridir. Zira kendi hâli ile sözü arasında tenakuz bulunan bir muallimin talebesine nüfuz etmesi mümkün değildir. Muallim, bir neslin kaderine istikamet veren mürşit; anne ve baba ise yalnız evlat büyüten insanlar değil, insanlığın istikbaline yatırım yapan ilk mürebbilerdir. Bunun içindir ki aile ile mektebin gayesi bir olmalı; müşterek şiarı da şu hikmetli düstur olmalıdır: "Gönüllere girmeden zihinlere girilemez."
Mektep, hakikati arayanların ocağıdır. Maarif ise yalnız meslek kazandıran bir sistem değil, insanı kendisiyle, Rabbiyle, tarihiyle ve cemiyetiyle tanıştıran büyük bir irfan seferidir. Bilginin ahlâkla yoğrulmadığı yerde ilim kudret üretir fakat fazilet inşa edemez.
Bu fazilet ve irfan anlayışı, yalnızca nazari kaidelerle yahut ders kitaplarındaki cümlelerle inşa edilemez; bilakis hayatın çetin imtihanlarında yoğrulmuş diri şahsiyetlerin duruşuyla anlam kazanır. Zira hakiki karakter terbiyesi, insanın "eksiklik" yahut "kusur" olarak gördüğü durumlara hangi nazarla baktığıyla sınanır. Bedenin sınırlarını aşan yüksek bir azim, bize soyut bir ahlak dersinden çok daha derin bir idrak sunarken; hayata dair sunduğu küçük bir detay, nesil yetiştirmenin özünü gözler önüne serer.
Nitekim bu durumun en somut örneğini Cerebral Palsy ile dünyaya gözlerini açan Tuğba Gültekin'in, normalden kırk gün evvel doğmuş olmanın ağır neticelerine rağmen sergilediği metanet, tevekkül ve azim; insanın kendi dertlerini yeniden muhasebe etmesine vesile oluyor.
Bizler çoğu zaman çözebileceğimiz meseleleri büyütüyor, küçük müşkülleri hayatın merkezine yerleştiriyoruz. Hâlbuki bazı insanlar için bizim sıradan gördüğümüz bir adım, yılların gayreti; bir cümle kurabilmek ise nice sabrın ve mücadelenin semeresidir.
Fakat Tuğba Hanım'ın sözleri arasında zihnimize en derin şekilde nakşolan cümle şudur:
"Çocuklarınızın oyuncak bebeklerinin bir kolu koptuğunda o bebeği çöpe atmayın." İlk nazarda sade bir tavsiye gibi görünen bu cümle, hakikatte bir medeniyet tasavvurunun hulâsasıdır.
Çünkü çocuk oyuncağıyla yalnız vakit geçirmez; onun üzerinden dünyayı okumayı öğrenir. Anne babalar, eksik uzuvlu bir bebeği çöpe atarken farkına varmadan çocuğun zihnine şu hükmü nakşederler:" Eksik olan değersizdir."
İşte ön yargılar böyle başlar. Tahkir böyle kök salar. Merhametsizlik böyle sıradanlaşır.
Hâlbuki kırık bir oyuncağı tamir etmek, yalnızca oyuncağı onarmak değildir; bir vicdanı imar etmektir. Eksik bir bebeği muhafaza etmek, farklılıkların da hayatın fıtrî bir parçası olduğunu sessizce öğretmektir.
Çocuklar nasihatlerden ziyade gördüklerini hafızalarına kaydederler. Anne ve babanın bir engelliye gösterdiği hürmet, yaşlıya uzattığı şefkat eli, sokak hayvanına verdiği bir lokma ekmek, çöpe atmadığı kırık oyuncak... Bunların her biri çocuğun ruhuna sessizce yazılan, ömür boyu silinmeyen derslerdir.
Belki de nesil meselesi tam burada başlamaktadır.
Bir oyuncağı çöpe atıp atmamakta...
Bir çocuğun yanında sarf ettiğimiz tek bir kelimede...
Bir insanı eksikliğiyle değil, insanlığıyla görebilmekte...
Zira medeniyet, büyük nutuklarla değil; küçük davranışların istikrarla tekrar edilmesiyle inşa edilir. Büyük inkılaplar çoğu zaman evlerin salonlarında, sofraların etrafında ve çocuk odalarında sessizce başlar.
Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy'un "Âsım’ın Nesli" olarak tasvir ettiği gençlik; ilmi rehber edinen, çalışkan, fazilet sahibi, vatanına ve milletine sadakatle bağlı, imanını çağın idrakiyle yoğurmuş örnek bir nesildir. Sultanü'ş-Şuarâ Necip Fazıl Kısakürek'in Büyük Doğu mefkûresi de köklerinden kuvvet alan, ruh ve fikir vahdetini muhafaza eden, hakikatin izinde yürüyen ve aksiyon sahibi bir gençlik idealini terennüm eder. Her iki büyük mütefekkirin müşterek hedefi; kendi benliğini kaybetmeden çağını kuşatan, medeniyetine istikamet verecek şahsiyetli insanlar yetiştirmektir.
Bugünün Türk gençlerini yarının imanlı, ahlâklı ve hikmet sahibi nesillerine dönüştürme gayreti; yalnız eğitim müesseselerinin değil, ailelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve topyekûn milletimizin müşterek mesuliyetidir. Gençlerimize sağlam bir karakter, sarsılmaz bir iman, yüksek bir ahlâk ve ilim aşkı kazandırabildiğimiz nispette milletimizin istikbalini de emniyet altına almış olacağız.
Asım'ın iman ve faziletini, Büyük Doğu'nun fikir ve aksiyon ruhuyla mezceden bir gençlik; köklerine sadık, ufku açık, adalet ve merhameti hayatının mihveri hâline getirmiş, insanlığa örnek olacak büyük bir medeniyet yürüyüşünün yol başçısı olacaktır. Böyle bir nesil yalnız Türkiye'nin değil, bütün insanlığın ümit bağlayacağı bir istikbalin mimarı olmaya namzettir.
Biz, yalnızca teknolojiyi kullanan değil; teknolojiyi hikmetle terbiye eden bir gençlik istiyoruz. Yalnızca başarı peşinde koşan değil; hakikatin izini süren bir gençlik... Yalnızca kariyer sahibi değil; karakter sahibi bir gençlik...
Bir gençlik istiyoruz ki arşı temaşa edecek kadar yüksek ideallere sahip olsun; fakat yeryüzündeki mazlumun gözyaşını da görebilecek kadar müşfik ve merhametli kalsın.
Bir gençlik istiyoruz; arşı geçsin, ferşi atlasın.
Bir gençlik istiyoruz, maveranın ötelerinde;
Bir gençlik istiyoruz Hakk’ın, hakikatin peşinde...
Zamanın ruhunu aşan, hakkı tutup kaldıran bir gençlik...