Hayat, inanan insanlar için dua üzerine kuruludur. Bu âlemde sebepsiz hiçbir şey yoktur. Yaratan da yaşatan da Allah’tır. Takdir O’na aittir. Yaşam ile ölüm arasında ise son derece ince bir çizgi vardır. Bu çizgi kimi zaman insanı korkuya ve endişeye sevk etse de gücün gerçek sahibine iman edenler, o çizginin hangi tarafında kalacaklarına nihai olarak kendilerinin değil, Allah’ın karar verdiğini bilirler.
Elbette bu anlayış, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kader inancı, tevekkül ve teslimiyet; üzerimize düşen görevleri eksiksiz yerine getirmemize engel değildir. Aksine, tedbiri alıp sonucu Allah’a bırakmayı gerektirir.
Hayatın akışı içerisinde karşılaştığımız kazalar, afetler ve musibetler, çoğu zaman inandığımız hakikatleri yeniden hatırlatan güçlü derslere dönüşür. Ben de bu duyguyu ilk kez çocukluk yıllarımda yaşadım. Rahmetli dedemle birlikte bulunduğum bir kamyonun yaptığı kazada, kasanın içinde bir o yana bir bu yana savrulmuş, ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım. Çocukluğun saflığı içinde olayın büyüklüğünü kavrayamasam da o kazadan sağ çıkmış olmamızın anlamını yıllar sonra daha iyi idrak ettim.
Yıllar sonra aynı duyguyla İstanbul’da öğrencilik dönemimde tekrar karşılaştım. Fevzipaşa Caddesi’nde bindiğim özel halk otobüsü bir minibüsle burun buruna çarpışmıştı. O gün, merhum Beyazıt Camii imam hatibi İsmail Biçer hocamdan talim dersi almak üzere yola çıkmıştım. Kazanın şokuyla, üst dudağımdan akan kanı bile fark edememiş; çevremde benden daha ağır yaralı insanlar olduğunu görünce yaşadığım sarsıntıyı daha derinden hissetmiştim.
17 Ağustos 1999 gecesi ise hafızama silinmeyecek şekilde kazındı. İstanbul Başak Konutları’ndaki evimizin yedinci katında, gece saat 03.02’de meydana gelen depreme tek başıma yakalanmıştım. Günlerce dışarıda kaldığım o günlerde yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgiyi bütün gerçekliğiyle hissettim.
Aradan yıllar geçti. 6 Şubat 2023 depremlerinde aynı duyguyu yeniden yaşadım. İnsan, böylesi büyük felaketler karşısında ne kadar aciz olduğunu ve sahip olduğu her şeyin aslında emanet olduğunu çok daha iyi anlıyor.
Ve takvimler 5 Haziran 2026’yı gösterdiğinde…
Bir cuma sabahı, okuluma yakın bir noktada ağır bir trafik kazası geçirdim. Range Rover marka bir aracın kullanmakta olduğum otomobilin ön kısmına çarpmasıyla yaşadığım o birkaç saniye, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha hatırlattı. Hava yastıkları açılmış, aracım ağır hasar almış, ben ise kısa süreli bilinç kaybı yaşamıştım. Fakat Rabbimin takdiriyle araçtan sağ salim çıkabildim.
Bu satırları yazarken amacım yaşadığım özel bir olayı anlatmaktan çok, hepimizin hayatında karşılaşabileceği gerçekleri paylaşabilmektir. Çünkü böylesi hadiseler insana bazı hakikatleri yeniden hatırlatıyor.
Her şeyden önce, duasız bir hayat yoktur. Yaratan da yaşatan da Allah’tır. Varlığımızı yokluğumuza tercih eden O’dur. Bu nedenle dünya malına, mülke ve geçici kazanımlara hak ettiğinden fazla değer vermemek gerekir. Bir anda değişebilen hayat şartları, bize sahip olduklarımızın kalıcılığını değil emanet oluşunu hatırlatır.
İnsan için en büyük sermayelerden biri de hayır duasıdır. Garibin, yoksulun, mazlumun duasını almak; yetim başı okşamak; ihtiyaç sahiplerine el uzatmak ihmal edilmemesi gereken manevi kazançlardır. Sevgi dilini kullanmak, barışı ve kardeşliği teşvik etmek, paylaşmayı ve yardımlaşmayı hayatın merkezinde tutmak ise toplumsal huzurun vazgeçilmez unsurlarıdır.
Çünkü dünya malının tamamı bizim olsa bile, bu dünyadan ayrılırken yanımızda götürebileceğimiz tek şey yaptığımız iyilikler, bıraktığımız güzellikler ve aldığımız hayır duaları olacaktır.
Duygu yoğunluğu içinde kaleme aldığım bu satırları bir temenniyle tamamlamak istiyorum:
Rabbim hiçbirimize kazaları, afetleri ve böylesi ağır imtihanları yaşatmasın. Sağlığımızı, huzurumuzu ve sevdiklerimizi muhafaza eylesin. Dualarımızı eksik etmeden, birbirimize iyilikle yaklaşarak ve hayatın gerçek sahibini unutmadan yaşamayı nasip etsin.
Sağlığınız ve esenliğiniz daim olsun.
Bu vesileyle Rabbimizin şu hitabını da daima hatırlayalım:
“De ki: ‘Duanız olmasaydı, Rabbim size neden değer versin ki!...’”
(Furkân Suresi, 25/77)