Son günlerde ülkemizde yaşanan ve eğitim yuvalarına kadar sirayet eden şiddet olayları, hepimizi derinden sarsmıştır.

Okulların güvenli limanlar olması gerekirken, böylesi görüntülerle anılması yalnızca bir eğitim meselesi değil; aynı zamanda toplumsal bir kırılmanın açık göstergesidir.

Gündem yoğun, görüşler çeşitli…

Ancak bir eğitimci olarak sahada gördüklerim, meselenin birkaç temel başlıkta toplanabileceğini açıkça ortaya koyuyor. Elimden geldiği kadar kısa tutmaya çalışacağım ama konu anlatacaklarımın çok ötesinde geniş bir yazıyla değerlendirilebilir.

Bu yazıda eleştirilerimi özellikle dört başlık altında toplamak istiyorum: aile, sosyal medya ve dijital dünya, gençlerin tükettiği müzik kültürü ve nihayetinde eğitim sistemi.

Öncelikle bana göre meselenin birinci muhatabı ailelerdir. Bir çocuğun ilgi alanlarını, arkadaş çevresini, psikolojik durumunu, para harcama alışkanlıklarını ve sosyal medyada nasıl bir kimlik inşa ettiğini bilmek her aile için zorunluluktur.

Okullardan gelen rehberlik raporları, öğretmen geri bildirimleri çoğunlukla ciddiye alınmıyor. Oysa bu raporlar, yaklaşan bir sorunun en erken habercisidir.

Ne yazık ki bugün, çocuğuna toz kondurmayan, onu adeta kusursuz bir varlık gibi gören ailelerin sayısı hızla artıyor. Gün içerisinde herhangi bir öğretmenin bir uyarısını ailesine ciddi anlamda abartarak anlatan çocuklar ve onları kesin doğru kabul eden aileler . Çocuğuna verdiği mesaj “ hiçkimse sana hiçbir şey söyleyemez ben senin arkandayım, ne yaparsan yap . “ şeklindedir. Yani anlamadığım nokta şu bir öğretmen sabah işe giderken bir çocuğu kendine hedef almak için kurulmuyor. Ama velinin gözünde ( çoğu kez) “ sanki Öğretmen işi gücü bırakmış onun oğluyla veya kızıyla uğraşıyor.” Şeklinde.

Tam da bu noktada kopuş başlıyor. Çünkü gerçeklik yön değiştiriyor ve sorunlar büyüyerek geri dönüyor.

İkinci başlık, sosyal medya ve dijital dünyanın etkisi. Sıkça dile getirilenin aksine, bugünün gençliği televizyonla büyümüyor. Ellerindeki telefonlarla çok daha kontrolsüz, çok daha sınırsız bir dünyanın içinde yaşıyorlar. Özellikle çevrim içi oyunlar, sadece bir eğlence aracı olmaktan çıkmış durumda. Sürekli çatışma, sürekli rekabet ve çoğu zaman şiddet içeren bu sanal evrenlerde gençler, bir süre sonra oyunu oynamıyor; oyunun bir parçası hâline geliyor. Üslup sertleşiyor, küfür sıradanlaşıyor. Akran baskısının beslendiği bir ortam oluşuyor . Sanal karakterlere yöneltilen şiddet, zamanla gerçek hayattaki duyarsızlığı besliyor.

Doğal olarak sanal ortamda bu kadar pervasızlaşan çocuk sosyal hayata karıştığında deneyimlediği her şeyi arkadaşların da uygulamaya başlıyor.

Birkaç yıl önce bir öğrenci ile ilgili ailesini defalarca uyarmış ve öğrenci ile de defalarca konuşmuştum. Aile çocuğa toz kondurmuyordu. Çocuklarının başka çocukları tehdit ettiğini hakaret ettiğini ifade ettiğim halde kabullenmek istemiyorlardı. Nihayetinde çocuk aileyi çok ama çok zor durumlarda bıraktı. Zamanında atılmayan adımlar çözümsüzlüğü getirdi.

Üçüncü olarak, gençlerin dinlediği müzikler üzerinde durmak gerekiyor. Özellikle son yıllarda yaygınlaşan bazı müzik türlerinde, şiddetin, uyuşturucunun ve cinselliğin sıradanlaştırıldığı bir dil hâkim. Kadın bedeninin değersizleştirildiği, haz odaklı ve sorumsuz bir yaşamın özendirildiği bu içerikler, gençler üzerinde ciddi bir etki oluşturuyor. Günün büyük bir kısmını bu müziklerle geçiren, bu hayat tarzını sosyal medyada takip eden ve özdeşleşen bir gençlikten söz ediyoruz. Lüks, güç ve sınırsızlık vurgusu; gerçeklikle bağı koparan bir algı inşa ediyor. Hepimizin kulağına çalınan bu eğlenceli müzikler büyük bir tehlike içeriyor. Sözlerini umursanmıyor ama çocuklar bilinçaltında bu sözlerle yoğruluyor.

Bir diğer önemli kırılma noktası ise pandemi sürecidir. Corona döneminde ilkokul çağında olan çocuklar, kişilik gelişimlerinin en kritik evresinde ekranlara mahkûm kaldı. Sosyalleşmeden, disiplinli bir okul ortamından uzak büyüyen bu kuşak, bugün ergenlik çağında ve ciddi uyum sorunları yaşıyor. Bugün sahada karşılaştığımız birçok problemin kökleri, o dönemde atıldı.

Gelelim meselenin eğitim boyutuna. Son yıllarda öğretmenlerin ve okul idarelerinin yetki alanı giderek daralmıştır. En küçük bir disiplin meselesinde dahi sürecin hızla farklı mecralara taşınması, öğretmen üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor. Şikâyet mekanizmalarının bir tehdit unsuru hâline gelmesi, öğretmenin inisiyatif almasını zorlaştırıyor. Veli-öğretmen çatışmaları, eğitim ortamının doğasını zedeliyor. Öğrencinin her durumda korunması gerektiği anlayışı, zamanla sorumluluk bilincini ortadan kaldırıyor. Öğretmenler şikayet sonrası yaşadıkları can sıkıcı süreçler yüzünden öğrencilerle çoğu kez minimum seviyede muhatap oluyorum. Öğretmenler öğrenciler ile yüz göz olmaktan uzaklaşmaya onları uyarmaktan uzaklaşmaya başladılar. Kıyafet konusunda uyarsa her türlü iftiraya maruz kalabilir. Üstü araması desen yasak. Sınıfta konuşsa çocuğu bundan dolayı uyarsa çocuk içten içe öğretmene kurulup aileyi de arkasına alarak öğretmeni ciddi anlamda zor durumda bırakmaya başlıyor.

Bu başlık altında binlerce örnek var.

Öte yandan, ders mahremiyetinin sosyal medyada tüketilmesi de ayrı bir problem. Sınıf içi anların izinsiz şekilde paylaşılması, öğretmeni bir eğitimci olmaktan çıkarıp bir “içerik unsuru”na dönüştürüyor. Aynı şekilde, görünür olma arzusu ile hareket eden bazı öğretmenlerin de bu süreci beslediğini üzülerek gözlemliyoruz. Eğitim, popülerlik yarışına kurban edilemeyecek kadar ciddi bir alandır.

Bugün yaşananları sadece tek bir nedene bağlamak, meseleyi basitleştirmek olur. Aileden başlayan, dijital dünyayla derinleşen, kültürel içeriklerle şekillenen ve eğitim sistemindeki zafiyetlerle büyüyen çok katmanlı bir sorunla karşı karşıyayız.

Artık herkesin kendi payına düşen sorumluluğu üstlenmesi gerekiyor. Çünkü eğitim sadece okulun değil; toplumun tamamının meselesidir.