
Kıvılcımdan Ocağa
Paris’te bir talebe lokantası… Yirminci asrın henüz başı. Yusuf Akçura, tahsil için Paris’te bulunan Sadri Maksudi’yi arayıp bulur. Eniştesi İsmail Gaspıralı’dan mektup gelmiştir. Tercüman yirminci yaşına girmek üzeredir. Akçura’nın zihnine takılan yıldönümünden ziyade, bunca emeğin sessiz sedasız geçip gitme ihtimalidir. Maksudi’ye, “Başka millette olsaydı, bu münasebetle bir jübile yapılırdı” der. Cevap kısadır: “Biz de yapalım.” Bir müddet sonra Cenevre’de küçük bir risale basılır. Yüz nüsha… İsimler, adresler yazılır; Rusya Türklerinin belli başlı münevverlerine gönderilir. 1903 baharında Bahçesaray’da insanlar Tercümanın yirminci yılı münasebetiyle buluşur. Sadri Maksudi, seneler sonra toplantının Rusya Türkleri için “ilk millî kongre” mahiyetini kazandığını anlatacaktır (Temir, 1987, ss. 29–30).
Tarih büyük salonlarda yazılmaz elbet. Bir talebe lokantasında söylenen iki cümle, uzaktan gelen bir mektup, incecik bir risale; ardından Bahçesaray’da birbirini bulan insanlar… Millet fikrinin serencamını anlamak için kimi zaman böylesi küçük hatıralar, uzun nazariyelerden daha çok şey söyler. Gaspıralı’nın Tercüman ile kurmaya çalıştığı dünya da böylesi temaslardan beslenmişti. Gazete zamanla haber veren bir neşriyatın sınırını aştı; birbirinden uzak yaşayan insanların aynı derde kulak verdiği bir meydana dönüştü.
Gaspıralı ile Akçura arasındaki rabıta fikrî yakınlıktan ibaret değildi. Aile, bu iki ismin yollarını daha erken bir tarihte birbirine bağlamıştı. Cafer Seydahmet Kırımer’in aktardığına göre, 1882’de Kazan’ın tanınmış Akçura ailesinden Zühre Hanım, amcasıyla Kırım’a gelir. Bahçesaray’da İsmail Bey’le tanışır. Gaspıralı misafirlerine şehri gezdirir; çıkardığı risaleleri gösterir, millî emellerinden bahseder. Zühre Hanım’ın babası İsfendiyar Bey, kızını küçük bir Kırım şehrinin belediye reisine vermeyi münasip bulmaz. Gaspıralı geri çekilmez. Kırımer’in hatıratında hikâye, gece vakti kıyılan nikâha, kızakla başlayan Kırım yolculuğuna kadar uzanır (Kırımer, 1996, ss. 26–28).
Zühre Hanım’ın hikâyedeki yeri ayrıca anılmaya değer. Bahçesaray’daki evlerinde hayat arkadaşlığından öte; bir fikir ocağının yükü de birlikte taşınıyordu. Tercüman kurulurken mücevherlerini satan, gazete kâğıtlarının hazırlanmasına yardım eden, abone adreslerini yazan Zühre Hanım’dı. İlk yıllardaki bezginliklerin karşısında Gaspıralı’ya cesaret veren de yine kendisiydi (Kırımer, 1996, s. 28).
Bugün “Türk modernleşmesi”, “millî uyanış”, “Cedidcilik” dediğimiz büyük başlıkların başlangıcında böylesine mütevazı manzaralar vardır. Satılan birkaç mücevher, elde yazılan adresler, eski bir matbaa makinesi, dağınık kâğıtlar… Tarih çoğu kez sonradan ihtişam kazanır. Başlangıç anları daha mahcup, daha tenhadır. Bu manzara günümüzde de maalesef böyledir.
Gaspıralı’nın hususi hayatına dair anlatılanlar da fikir adamının portresini mermer kaidesinden indirip insanın yanına getirir. Sabah erken kalkar; sütlü kahvesini içer, sigarasını yakar, yazıya oturur. Posta geldikten sonra mektupları, gazeteleri gözden geçirir; mühim gördüğü yerleri mavi-kırmızı kalemle işaretler. Kâğıdı dizinin üstüne koyup çalışır. Saat ilerleyince matbaaya geçer, mürettiplere bakar. Makinenin sesi kesilirse huzursuzlanır, sebebini sorardı. Hasan Sabri Ayvazov’dan aktarılan hatıralarda matbaa gürültüsü neredeyse Gaspıralı’nın hayat ritmine dönüşür (Kırımer, 1996, s. 29).
Kıvılcım dediğimiz şey burada aranmalıdır.
Mürekkep kokusunda.
Makine sesinde.
Bir çocuğa daha çabuk okuma öğretme arzusunda.
Birbirini anlayamayan insanların ortak kelimeler bulması için gösterilen inatta.
Gaspıralı maarifi “karanlıkta fenere” benzetiyordu. Bilgi insanın fikrini artıracak, aklını keskinleştirecek, kuvvetini çoğaltacaktı. Çarlık Rusyası’ndaki Türk mekteplerinin hâlini gördüğünde meselenin vahametini rakamlarla anlatmış; senelerce mektebe devam ettiği hâlde birkaç satır Türkçe okuyup yazamayan çocuklardan söz etmişti. Usûl-i Cedid, böyle bir manzaranın içinden doğdu (Kırımer, 1996, ss. 118–119).
Mektep Gaspıralı için bina meselesi sayılamazdı. Bir milletin kendi zihnine açılan kapısıydı. Mektebin yanına matbaayı koydu. Matbaanın yanına dili. Dilin yanına kadını, cemiyet hayatını, iktisadî uyanışı ekledi. “Dilde, fikirde, işte birlik” sözü de böylece temenniden programa yaklaşan bir hüviyet kazandı. Önce birbirinin sözünü anlayacak bir topluluk, sonra müşterek meseleler üzerinde düşünebilen bir zihin dünyası, nihayet beraber iş görebilen bir cemiyet…
Yusuf Akçura’nın Gaspıralı hakkındaki hükmü, hoca-talebe münasebetinin mahiyetini berrak biçimde gösterir. Akçura’ya göre hiç kimse Gaspıralı kadar Türklük gayesini açıklık, sebat ve ısrarla nazariyatta takip edip fiiliyatta tatbike çalışmamıştır. Gaspıralı’nın Akçura üzerindeki tesirini belki buradan okumak gerekir. Genç Akçura, söz söyleyen bir münevverden ziyade söylediği sözün peşine ömrünü koyan bir adam görmüştü.
Fakat Akçura’nın yolu, hocasının ayak izlerini tekrar etmekle kalmadı. Aynı davanın sorularını başka bir iklimde yeniden sordu. 1904’te kaleme aldığı Üç Tarz-ı Siyaset, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü siyasal gelecek bakımından tartışıyordu (Akçura, 1991). Gaspıralı’nın derdi “Bu cemiyet nasıl uyanır?” sualine yaklaşırken, Akçura’nın zihninde başka bir soru büyüdü: Uyanan cemiyet hangi istikamete yürüyecektir?
İki insan arasındaki ayrılık da burada görünür hâle gelir. Rusya Müslümanları hareketinin siyasî partiye dönüşmesi gündeme geldiğinde Gaspıralı daha ihtiyatlı bir çizgiyi tercih etmiş, kültür ile cemiyet sahasının korunmasını öncelemiştir. Akçura ise siyasî teşkilatlanmaya daha açıktır. Aralarındaki fark bir kopuş sayılamaz. Aynı manzaraya iki ayrı neslin gözünden bakılmaktadır. Gaspıralı’nın ihtiyatında Çarlık idaresi altında senelerce gazete yaşatmış bir adamın tecrübesi; Akçura’nın tavrında imparatorlukların çözülüşüne doğru giden siyasî zamanın tazyiki vardır.
Gaspıralı 1914’te hayata veda ettiğinde Mustafa Kemal otuz üç yaşındaydı. Aynı asrın havasını solumuşlardı. Buna rağmen ikisini yüz yüze getiren, itimada şayan müşterek bir hatıra elimizde bulunmuyor. Tarihin boşluklarını güzel görünen rivayetlerle doldurmak caziptir; fakat kalıcı yazı, mesnedini hakikatten almalıdır.
İki dünya arasında yürüyen kişi Yusuf Akçura’dır.
Bahçesaray’ı bilen Akçura.
Gaspıralı’nın mektubunu Paris’te cebinde taşıyan Akçura.
Tercüman için jübile tertibine girişen Akçura.
Sonra İstanbul’dan Anadolu’ya geçen, Millî Mücadele saflarına katılan, Mustafa Kemal’in Ankara’sında vazife alan yine aynı adam.
1920’lerin Ankara’sında manzara değişmiştir. Matbaa masasının yerini karargâh, konferans salonu, Meclis koridoru almıştır. Akçura, Eskişehir-Kütahya muharebelerinden Sakarya’nın sonuna kadar yedek kurmay yüzbaşı olarak Batı Cephesi’nde bulunur. Ardından Hariciye Vekâleti bünyesinde doğu meselelerinde çalışır. Rusya’yı, Rus siyasetini, kuzey Türklerini yakından tanıması Ankara için kıymetli bir birikimdir. Frunze’nin Ankara ziyaretinde verilen ziyafette Mustafa Kemal’in ardından Rusça hitap eden isim Yusuf Akçura’dır (Kat, 2010, ss. 37–38).
Aynı yıllarda geçen başka bir hadise, üç ismin tarih içindeki yerini birbirine bağlayan nadir sahnelerden biri gibidir. Kuzey Türk yurtlarında ağır bir açlık yaşanmaktadır. Ankara’ya gelen heyetle Akçura ilgilenir; Mustafa Kemal Paşa ile görüşmelerini sağlar. Heyet Meclis’teki hususi odada birkaç kez kabul edilir. İstiklâl Harbi’nin en müşkül günleri yaşanırken Batı Cephesi levazımından yüz bin kutu konserve, üç bin çuval un ile başka gıda malzemelerinin açlık bölgesine ulaştırılması için çalışma yapılır (Kat, 2010, s. 38; Temir, 1987, s. 64).
Hadisenin tarihî manası üzerinde biraz durmak gerekir. Gaspıralı ömrü boyunca Rusya Türklerinin birbirinden haberdar olmasını, aynı kültür dairesinde temas kurmasını arzulamıştı. Seneler sonra kuzeyden gelen insanlar Ankara’da bir millî hükûmetin kapısını çalıyordu. Aradaki vasıta, Gaspıralı’nın yakın çevresinden yetişen Akçura idi. Bahçesaray’dan Ankara’ya çizilmiş hazır bir plan yoktu elbette. Tarih cetvelle çizilmez. Fakat bazı hadiseler, zamanın derinliklerinde birbirine ses verir.
Akçura’nın Mustafa Kemal’e dair sözleri, yaşadığı zihnî merhaleyi anlamak bakımından ayrıca kıymetlidir. 1923 seçimleri sırasında Gazi’yi anlatırken, yapamayacağı işi vaat etmeyen bir liderden bahseder. Sonra çarpıcı bir hüküm verir: “Köhne Osmanlı enkazından yeni Türkiye halk devletini kurup çıkaran deha…” (Kat, 2010, s. 45).
1904’te Osmanlı Devleti önündeki üç siyaset yolunu tartışan Akçura, aradan geçen yirmi yılın ardından artık bir ihtimal listesine bakmıyordu. Karşısında savaşla kurulmuş yeni bir siyasî hakikat vardı. Devlet fikri kâğıttan çıkmış, toprağa basmıştı.
Mustafa Kemal’in Akçura’ya yaklaşımında da sıradan bir fikirdaşlığın ötesine geçen emareler vardır. Kaynaklar, bağımsız düşünce sahibi Akçura’nın kültür meselelerindeki bilgisinden istifade edildiğini, Gazi’nin kendisine kıymet verdiğini kaydeder (Kat, 2010, ss. 39–40; Temir, 1987, s. 64). Cumhuriyet devrinde Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin kurucuları arasına girmesi, başkanlığa seçilmesi, Birinci Türk Tarih Kongresi’ni yönetmesi; uzun fikrî yolculuğun yeni menzilini gösterir.
1933’teki kısa telgraflaşma, hatıratın bize bıraktığı en güzel sahnelerden biridir. Atatürk yurt gezilerinde tarih çalışmalarının okullardaki semerelerini görür. Kurum başkanı Yusuf Akçura kendisine teşekkür telgrafı gönderir. Gazi’nin cevabında kuru resmiyet yoktur:
“Yalnız Eskişehir’de değil, gezdiğim diğer yerlerde de feyizli mesainizin parlak semerelerini sevinçle görmekteyim.”
Ardından cemiyetin millete yaptığı hizmetin “ölçülemeyecek kadar büyük” olduğunu belirtir. Son cümle daha sıcak, daha insandır:
“Azanın gözlerinden öperim.” (Kat, 2010, s. 130).
Paris’te Gaspıralı’dan Akçura’ya ulaşan bir mektup…
Otuz yıl sonra Ankara’dan Akçura’ya ulaşan bir telgraf…
İki kâğıt parçasının arasına koskoca bir devir sığar.
İlkinde henüz dağınık bir Türk dünyasının münevverleri, kendi fikir adamının yirminci hizmet yılını anmanın yolunu arıyordu. İkincisinde aynı Akçura, egemen bir Türk devletinin tarih kurumunun başındaydı. Devletin kurucusu da kurumun çalışmalarında yetişen semereleri memleket gezilerinde takip ediyordu.
Bahçesaray’daki matbaadan Ankara’daki kuruma uzanan mesafe, kilometreyle ölçülemez.
Zihniyet değişmiştir.
Siyaset değişmiştir.
İmkân değişmiştir.
Milletin kendi geleceği karşısındaki mevkii değişmiştir.
Bununla beraber Gaspıralı, Akçura ve Atatürk’ün Türklük telakkilerini aynı kalıba dökmek yanıltıcı olur. Gaspıralı’nın ufku Kırım’dan Kazan’a, Türkistan’dan İstanbul’a uzanan geniş bir kültür coğrafyasına açılır. Akçura siyasî hesabı, iktisadı, sınıfları, millî devleti daha belirgin biçimde tartışır. Atatürk ise imparatorluğun ideolojik münakaşalarından çıkmış; sınırları savaşla tayin edilmiş, egemenliğini millete bağlayan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur.
Aralarındaki bağ, aynı cümleyi üç defa söylemiş olmalarında aranamaz.
Bağ, aynı yara karşısında susmamış olmalarındadır.
Geri kalmışlığın mukadderat sayılmasına razı gelmediler. Cehaletin üzerine maarifle yürüdüler. Yabancı tahakkümünün karşısına millî iradeyi koydular. Dilin, tarihin, iktisadın, mektebin millet hayatındaki yerini ciddiye aldılar. Çağı anlamak gerektiğine inandılar; fakat çağdaşlaşmayı kendi benliğinden vazgeçmek sanmadılar.
Belki üç ismin kesiştiği yer tam burada aranmalıdır.
Gaspıralı’nın Bahçesaray’daki küçük odasını yeniden tahayyül edelim. Sütlü kahve masada. Mavi-kırmızı kalem yanında. Alt kattaki matbaa çalışıyor. Makinenin gürültüsü avluya taşıyor. Birkaç yıl sonra aynı evden çıkan mektup Paris’te genç Akçura’nın eline ulaşacak. Aradan zaman geçecek; Akçura Ankara’da Mustafa Kemal’le aynı devletin inşasına omuz verecek. Daha sonra bir tarih kurumunun başında memleketin geçmişini yeniden okutmaya çalışacak.
Bir milletin serencamı bazen böyle okunur.
Mürekkebin kokusundan barutun dumanına, talebe lokantasından Meclis’e, mektuptan telgrafa…
Gaspıralı’nın payına kıvılcımı çakmak düştü.
Akçura ateşin yönünü aradı.
Atatürk, dağılmaya müsait alevi milletin ocağına aldı.
Ocak kurulduktan sonra mesele bitmiş sayılmaz.
Çünkü ateşin sönmemesi, ilk kıvılcımı doğuran suali diri tutmaya bağlıdır.
Bir millet nasıl ayağa kalkar?
Belki cevap hâlâ Gaspıralı’nın masasından, Akçura’nın kaleminden, Atatürk’ün kurduğu müesseselerden bize bakmaktadır.
Şuurda, siyasette, devlette muasırlaşma mefkuresinin yolunun, Türk aydınlanmasının yolbaşçılarının hayatları ve ideallerinde yatmakta olduğu kanaatiyle.
Vesselam.
Kaynakça
Akçura, Y. (1991). Üç tarz-ı siyaset (3. bs.). Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Hablemitoğlu, N. (2006). Gaspıralı İsmail. Birharf Yayınları.
Kat, G. (2010). Cumhuriyet döneminde Yusuf Akçura. Atatürk Araştırma Merkezi.
Kırımer, C. S. (1996). Gaspıralı İsmail Bey: Dilde, fikirde, işte birlik (R. Bakkal, Yay. haz.). Avrasya Bir Vakfı Yayınları.
Temir, A. (1987). Yusuf Akçura. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.