Paylaşımımdaki kareler, günlük siyasetin gelip geçici tartışmalarından biri olarak görülemez.

Bu karelerde, bir ülkenin işgal edilmiş egemenliği, çiğnenmiş hukuku ve yaralanmış onuru vardır.

Evinden zorla alınan bir devlet başkanı ve eşi…

Fiziksel ve psikolojik baskı altında, meşruiyeti tartışmalı bir yargı sürecine sürüklenen bir adam ve bir kadın…

Aslında yalnızca bir insan değil; bir milletin iradesi de kelepçelenmiştir.

Diğer tarafta ise, seçilmiş bir devlet başkanının ve eşinin aşağılayıcı görüntülerle dünya kamuoyuna servis edilmesi vardır. New York sokaklarında sergilenen bu manzara, modern çağın “kölelik vitrini”ni andırmaktadır.

Peki bütün bunların gerekçesi neydi?

Filistin halkının yanında durmak…

İsrail’in zulmüne açıkça karşı çıkmak…

Boykot kararı almak ve ABD merkezli küresel tahakküme itiraz etmek…

Ne yazık ki dünya, Gazze’de akan kana nasıl alıştıysa, bu hukuksuzluğu da aynı kayıtsızlıkla izlemektedir.

Sessizlik, yalnızca bir boşluk değildir; sessizlik, zulmün en büyük ortağıdır.

Sustukça adaletsizlik sıradanlaşmakta, hukuk erimekte, vicdan körelmektedir.

Müslümanlar açısından burada net bir ölçü vardır.

Bizim referansımız güç değil, hakikattir.

Kitabımız Kur’an, mazluma yaklaşırken onun pasaportunu, inancını ya da siyasi tercihini sorgulamayı değil; zulmün karşısında durmayı emreder. Üstelik bu duruş, zulmün en yakınımızdan gelmesi ihtimalini dahi kapsar.

Elbette Venezüela’daki yönetim anlayışı eleştirilebilir.

Demokrasi, özgürlükler ve iç siyaset tartışılabilir.

Ancak tartışılamayacak bir gerçek vardır:

Seçimle iş başına gelmiş bağımsız bir ülkenin devlet başkanına ve ailesine yönelik bu muamele, uluslararası hukukun açık ihlalidir.

Daha da önemlisi şudur:

Filistin meselesinde sergilenen tavır, onu birçok liderden ayırmıştır. İsrail büyükelçisinin sınır dışı edilmesi, İsrail ürünlerinin boykot edilmesi ve Filistin halkına verilen açık destek, bu duruşu yalnızca politik değil, ahlaki bir noktaya taşımıştır.

Üstelik bu tavır, Katolik bir Hristiyan lider tarafından ortaya konmuştur. Bu durum, Filistin meselesinin bir din meselesi değil; evrensel bir vicdan meselesi olduğunu açıkça göstermektedir.

Bir devlet başkanının konutunun silahlı güçlerce basılması, ailesinin alıkonulması ve bunun dünya kamuoyu tarafından büyük ölçüde görmezden gelinmesi, küresel hukuk düzeninin fiilen askıya alındığını göstermektedir.

Artık mesele tek bir kişi ya da ülke değildir.

Mesele; hukukun, adaletin ve insan onurunun küresel ölçekte korunup korunamayacağıdır.

Çünkü bugün başkasına yapılan haksızlık, yarın bize yönelir.

Bugün emsal kabul edilen bir hukuksuzluk, yarın herkesi savunmasız bırakır.

Peki Müslümanlar olarak bize düşen nedir?

Zulmü, kimden gelirse gelsin doğru isimle anmak,

Mazlumu, kim olursa olsun sahiplenmek…

Adaleti, siyasi hesapların ve konjonktürel çıkarların önünde tutmak…

Sessizliği bir duruş sanmamak;

en azından sözle, yazıyla, bilinçle ve ahlaki tavırla hakikatin safında yer almak…

Ve nihayetinde;

ayrıştıran kimlikler üzerinden değil,

birleştiren vicdan, adalet ve insanlık paydasında buluşmak…

Venezüela’da yaşananlar bize bir gerçeği bir kez daha hatırlatmaktadır:

Zulüm uzakta sanıldığı sürece büyür.

Bugün görmezden gelinen adaletsizlik, yarın kapımızı çalar. Şer güçler, Ülkemizde 15 Temmuzda başarılı olamadıkları bir sürecin aynısını Venezuela’da denediler ve başarılı oldular

Bu yüzden bu tablo, yalnızca Venezüela’nın değil;

bütün insanlığın ve küresel vicdanın imtihanıdır. Çok umudum olmamakla birlikte İnsanlık, Umarım Gazze’de geçemediği imtihanı burada geçer…