Geçenlerde bir türkü takıldı dilime ve mısralar birbirini kovalarken kendimi derin bir düşünce denizinde buldum.

"Felek ne derdin var ise, ben varım ya sal başıma" diyordu o dertli ozan. Ne garip değil mi? Bizim coğrafyamızın insanı, dertle bu kadar iç içe olup da ona bu kadar cesurca meydan okuyabilen dünyadaki nadir topluluklardan biridir. Türkiye denilince zihnimizde canlanan o devasa portre, sadece dağlardan ve denizlerden ibaret değil; aslında her birimizin yüzündeki o derin çizgilerin, o yarım kalmış gülüşlerin ve bitmek bilmeyen umutların toplamıdır. Biz burada sadece bir hayat sürmeyiz; biz burada adeta bir kader birliği yaparız.

​Türkiye’de yaşamak, bazen gerçekten de yazın ortasında başına kar yağması gibidir. Tam her şey yoluna girdi dersiniz ve güneşin sıcaklığına aldanıp incecik gömleğinizle sokağa fırlarsınız ama bir anda o sert rüzgar yüzünüze çarpar. Ama biz ne yaparız? O karın altında bile birbirimize sokulur ve ısınacak bir bahane buluruz. Mesela bir deprem olur, bir felaket yaşanır; normalde birbirine selam vermeyen insanlar bir anda aynı tencerede kaynayan çorbanın etrafında birleşiverir. İşte bizim hamurumuzda şikayet etmek var gibi görünse de aslında o şikayetin altında devasa bir "eyvallah" yatar. Felek ne derdi varsa salar da biz yine o derdi bir demlik çayın buğusunda eritip gideriz.

​Bu samimiyetin ve bu bitmek bilmeyen mücadelenin en güzel yansıdığı yerlerden biri de şüphesiz sanatımızdır. Özellikle Türk sineması ve film sektörü son dönemde bu "insan olma" halini öyle güzel işliyor ki hayran kalmamak elde değil. Eskinin o siyah beyaz filmlerindeki nahiflik, hani o Münir Özkul'un "Bak beyim, sana iki çift lafım var" diye başlayan o efsanevi tiratlarındaki dürüstlük, yerini modern zamanın sert gerçeklerine bıraksa da o filmlerdeki o ortak keder ve ortak neşe hiç değişmedi. Bir film izlerken başrolün döktüğü gözyaşında kendi sızımızı buluruz çünkü biliriz ki o hikaye aslında hepimizin hikayesidir. Nuri Bilge Ceylan’ın o uzun ve sessiz sahnelerindeki o iç sıkıntısı da bizimdir, bir mahalle komedisindeki o şen şakrak kahkahalar da tamamen bize aittir.

​Bizim bu topraklarla olan bağımız, sadece bir aidiyet meselesi değil; bir gönül meselesidir. Dünyanın en lüks sofralarında bulamayacağınız o tadı, bir mahalle bakkalının önünde tabureye oturup yediğiniz bir dilim karpuzda bulursunuz. Çünkü o sofrada sadece yemek değil, bir insan hikayesi vardır. "Bıkmışım senin dünyandan" diyenlere hak vermemek elde değil bazen ama o bıkkınlığın sonunda bile yine bu toprağın kokusuna sığınırız. Örneğin; gurbete giden her Türk’ün bir süre sonra memleketin o karmaşasını, trafiğini hatta gürültüsünü bile özlemesi bir tesadüf müdür? Hayır, bu aslında o ruhun bizi geri çağırmasıdır. Biz o kaosun içindeki düzeni, o kavganın içindeki merhameti seviyoruz.

​Biraz daha derine inersek, Anadolu’nun herhangi bir köyünde karşınıza çıkacak olan o teyzenin bakışlarında binlerce yılın yorgunluğunu görürsünüz ama size bir ayran ikram ederken yüzünde öyle bir ışık belirir ki tüm o yorgunluk bir anda silinip gider. Ya da İstanbul’un o mahşeri kalabalığında, metrobüs kuyruğunda birbirine oflayan insanların, bir yaşlıya yer vermek için nasıl yarıştığını gördüğünüzde "İşte biz buyuz" dersiniz. Bizim kışımız serttir, ayazımız can yakar ama baharımız öyle bir gelir ki tüm o dertleri tek bir çiçek açışıyla unutturuverir.

​Sonuçta felek ne yaparsa yapsın; biz buradayız. Acısıyla, tatlısıyla, yazın yağan karıyla ve kışın açan güneşiyle bu hayat bizim. Biz birbirimizin omzuna yaslandıkça ne feleğin derdi biter ne de bizim o derdi göğüsleyecek gücümüz. Bu ülke; bir hüzün senfonisi olduğu kadar, aslında sonsuz bir umut türküsüdür de. Her sabah fırından çıkan o sıcak ekmeğin kokusuyla, her akşam evine dönen babanın çantasındaki o mütevazı neşeyle biz bu hayatı yeniden ve yeniden kurmaya devam edeceğiz. Feleğin dertleri varsa, bizim de bitmek bilmeyen bir inadımız ve yan yana duran omuzlarımız var.