ZULMÜN KAYNAĞI NEREDE ?

Yeryüzü, insanın ayak bastığı en eski zamandan bugüne kadar hem iyiliğin hem de kötülüğün sahnesi olmuştur. Bir tarafta merhamet, fedakârlık ve adalet; diğer tarafta ise savaşlar, gözyaşı, zulüm ve katliamlar… Bu çelişki, aslında insanın kendi iç dünyasında taşıdığı iki farklı eğilimin dışa yansımasından başka bir şey değildir.

Kur’an-ı Kerîm, insanı tanımlarken onun sadece üstün yönlerine değil, aynı zamanda eksik tarafına da dikkat çeker. İnsanın aceleci, nankör, zalim ve cahil olabileceği açıkça ifade edilir. Bugün dünyaya baktığımızda bu ilahi tespitin ne kadar derin bir hakikati ortaya koyduğunu görmek zor değildir.

Savaşlar, çoğu zaman insanın doyumsuz hırsının bir sonucudur. Güç elde etme arzusu, başkalarının hayatını hiçe sayacak kadar büyüyebilmektedir. Oysa hiçbir ideoloji, hiçbir çıkar, bir çocuğun gözyaşını meşru kılacak kadar değerli değildir. Buna rağmen tarih, çıkar uğruna yakılan şehirlerin, yıkılan hayatların ve susturulan masumların hikâyeleriyle doludur.

İnsanın en tehlikeli yanlarından biri de kendini haklı görme eğilimidir. Zulmedenler çoğu zaman yaptıklarını bir gerekçeye dayandırır. Kimi zaman “güvenlik”, kimi zaman “özgürlük”, kimi zaman da “medeniyet” adına işlenen zulümler, aslında insanın kendi vicdanını susturma çabasından ibarettir. Çünkü insan, yaptığı kötülüğü doğrudan kabullenmek yerine ona bir anlam yükleyerek kendini rahatlatmak ister.

Nankörlük ise zulmün bir başka kapısını aralar. Kendisine verilen nimetleri unutan insan, sahip olduklarını korumak ya da artırmak adına başkalarının haklarını çiğnemekte bir sakınca görmez. Oysa şükür bilinci, insanı hem daha adil hem de daha merhametli kılar. Şükürsüzlük ise kalbi katılaştırır, vicdanı köreltir.

Kur’an’ın “insan çok zalim ve çok cahildir” tespiti, bugün dünya haritasına bakıldığında adeta canlı bir şekilde karşımıza çıkar. Bombaların altında can veren çocuklar, yurtlarından edilen insanlar, sessizce yok edilen toplumlar… Bunların hiçbiri tesadüf değildir; hepsi insanın içindeki karanlık yönün kontrolsüz bırakılmasının bir sonucudur.

Ancak bu karanlık tablo, insanın değişemeyeceği anlamına gelmez. Aynı insan, merhametin de kaynağı olabilir. Bir hayat kurtaran, bir yetimin başını okşayan, adalet için mücadele eden yine insandır. Bu yüzden mesele, insanın ne olduğu değil ne olmayı tercih ettiğidir.

Bugün dünyanın en büyük ihtiyacı, teknolojik ilerlemeden önce vicdani ilerlemedir. Çünkü akıl, vicdanla birleşmediğinde yıkım üretir. Güç, adaletle sınırlandırılmadığında zulme dönüşür.Beden ve ruhtan müteşekkil olan insanın biyolojik ihtiyaçları yanında ruh açısından gerekli olan ihtiyaçlarının doğru ve güvenilir bir şekilde karşılanması hayati öneme sahiptir.

İnsan İslam dinine göre doğuştan günahsızdır ve varlıkların en şereflisi konumundadır. Kur’an’ın ifadesiyle “Eşrefi Mahlukat” yani varlıkların en şereflisi konumundadır. Fakat ruh açısından doğru kaynaklardan beslenmeyen insan yine Kur’an’ın ifadesiyle “Esfel-i sâfilîn” yani aşağıların aşağısı durumuna düşebilir. İnsanı bu sefalete düşmekten koruyacak olan ise eğitimdir. Zira eğitimin ana gayesi insanı olgunlaştırarak, onu tedrici bir süreçle kendi kemaline, ulaşabileceği en yüksek noktaya taşımaktır.

İşte o zaman insan “yaratılanı yaratandan ötürü sevecek”, Kuran’ın ifadesiyle “..Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur...” Mâide - 32. Ayeti gereğince hareket edecektir.