Yapay Zekâ Çağında İnsan Olmanın Yeni Tanımı
Bir sabah uyandınız. Telefonunuzdaki asistan bu kez sadece “hava bugün şöyle” demedi; sanki sizi tanıyormuş gibi, o günkü ruh halinize cuk oturan bir müzik önerdi. Üstelik öyle herhangi bir parça da değil: Daha önce kimsenin bestelemediği, “yeni” bir şey. İlk tepki ister istemez şu: “Bu bildiğin sihir.” Sonra aklın devreye giriyor: “Yoksa bu sadece iyi bir tahmin mi? Bir olasılık hesabı mı? Benim izlerimden, tercihlerimden, alışkanlıklarımdan çıkan soğuk bir sonuç mu?”
Ünlü fütürist Arthur C. Clarke’ın o meşhur cümlesi boşuna söylenmemiş: “Yeterince gelişmiş herhangi bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez.”
Ama bugün sanki bu söz bir aforizma olmaktan çıkıp gündelik hayatın gerçeğine dönüşüyor. İlginç olan şu: Yapay zekânın nasıl çalıştığını ne kadar az biliyorsak, ona o kadar çok hayran oluyoruz; onu daha hızlı benimsiyoruz. Mekanizmayı öğrendikçe “büyü” bozuluyor ve insanlık tam bu çizgide duruyor: Bir yanda teknolojinin büyüsüne kapılıp rahatlayanlar, diğer yanda “bu işin içi ne?” diyerek kara kutunun kapağını aralamaya çalışanlar.
Peki bu dalga fabrikaları, sınıfları, devletleri, hatta insanın kendini algılayışını nasıl değiştiriyor?
1) “Büyü” Etkisi: Bilmemek Mutluluk mu?
Yapay zekâ karşısında hissettiğimiz o huşu duygusu var ya-hani “vay be” dediğimiz an-belki de sandığımız kadar “hayranlık” değil, biraz da bilgisizliğin ürettiği bir parıltı. Journal of Marketing’de yayımlanan bir araştırma tam buraya işaret ediyor: Yapay zekâ okuryazarlığı düşük olan insanlar, AI ürünlerine karşı daha yüksek kabul ve daha yüksek heyecan duyuyor. Sebep basit: Makinenin bir “kişiliği” varmış gibi düşünmek, onun sanki “bizi anlıyormuş” gibi davranması, onu sadece kodların ve verinin çalışması olarak görmekten daha cazip geliyor.
Ama bu cazibenin bir bedeli var. “Sihirli” gördüğün şeye kolay güvenirsin. Kolay güvenirsen de kolay yönlendirilirsin. Yapay zekâyı anlamak, evet, büyüyü biraz bozar. Fakat karşılığında şunu verir: Kontrol hissi. Ne olduğunu bilirsin, nerede risk olduğunu sezmeye başlarsın, neye “tamam” deyip neye “dur” demen gerektiğini daha net görürsün.
Bugünlerde birçoğumuzun kullanarak işlerimiz ve merak ettiğimiz konularda hayatımızı kolaylaştıran, zamanı daha verimli hale getirmemizi sağlayan bu teknolojiyi tam manasıyla anlayamasak da kontrol hissini de elden düşürmemek gerekiyor.
2) İş Dünyasında “Tanıdık Şeytan” ve Kara Kutular
İş dünyası genelde büyüyle değil, verimlilikle konuşur: “Daha hızlı mı? Daha ucuz mu? Daha az hata mı?” İnsan Kaynakları tarafında yapay zekâ binlerce özgeçmişi saniyeler içinde tarayıp aday havuzunu daraltabiliyor; verimlilik rakamları uçuyor. Yorulmayan, uyumayan, duygusal dalgalanması olmayan bir işe alımcı fikri kulağa “ideal” gibi geliyor.
Ama işte burada “Tanıdık Şeytan” etkisi devreye giriyor. İnsanlar, karşılarında önyargılı bile olsa bir insan görmeyi bazen daha “katlanılabilir” buluyor. Çünkü insan karar verirken en azından bir yüz var, bir ton var, bir hikâye var. Algoritma ise çoğu zaman bir “kara kutu”: Kararı verdi, bitti. “Neye göre?” diye sorduğunda, cevap gelmiyor. Aday açısından mesele çok net: Kaderim hakkında karar veriliyor ama ben o kararın mantığını göremiyorum.
Aynı sorun sanayide de büyüyor. Akıllı fabrikalarda yapay zekâ üretim hatasını tespit ediyor, hatta makineyi durduruyor. Mühendis doğal olarak soruyor: “Neden durdurdun?” Eğer sistem bunu açıklayamıyorsa, güven zedeleniyor. Özellikle havacılık, sağlık, nükleer gibi yüksek riskli alanlarda “bana güven” yaklaşımı işlemiyor. Kararın izlenebilir olması gerekiyor; hangi veriye dayanmış, hangi işareti görmüş, hangi ihtimali hesaplamış… Çünkü bir yerde hata olursa, “ne oldu?” sorusunun cevabı sadece sonuçla değil süreçle verilebilir.
3) Eğitimde Yeni Paradigma: “Cevap Verme” Değil “Soru Sorma” Sanatı
Eğitim dünyası üretken yapay zekâların çıkışıyla ilk anda sarsıldı. İlk refleks çok insaniydi:
· “Kopya çekilecek.”
· “Ödevin anlamı kalmayacak.”
· “Ölçme-değerlendirme çökecek.”
Sonra yavaş yavaş şu gerçeğe gelindi: Bu teknoloji artık hayatın içinde. Yasaklasan da giriyor, görmezden gelsen de var. O zaman mesele “yasak” değil; oyunun kurallarını yeniden yazmak.
Bugün eğitimde öne çıkan yeni beceri şu: Yapay zekâya doğru komutu verebilmek. Yani mesele sadece “bir şey sormak” değil; ne istediğini netleştirmek, doğru bağlamı kurmak, çıktıyı eleştirel süzgeçten geçirmek. Öğrenci artık sadece bilgi alan biri değil; öğrenme sürecini yöneten biri. Eğitim de giderek “cevabı ezberleme” işinden çıkıp, makineyle iş birliği yaparak doğru sorularla daha iyi sonuç üretme sanatına dönüşüyor.
Cahit Arf’ın o meşhur vurgusunu burada hatırlamamak zor: Makineye “hesap yap” dersen hesap yapar. Ama sen doğru bağlamı, doğru soruyu, doğru hedefi kurarsan… o zaman çıkan şey yalnızca cevap değil; bazen yeni bir bakış açısı olur.
4) Jeopolitik Satranç: Yeni “Soğuk Savaş” Kodlarda Yazılıyor
Yapay zekâ artık yalnızca bir teknoloji başlığı değil; 21. yüzyılın güç mücadelesinin merkezinde duran bir alan. Putin’in “Bu alanda lider olan dünyanın hükümdarı olur” sözü bu yarışın nasıl görüldüğünü açıkça anlatıyor. Çünkü burada mesele sadece “iyi ürün” değil; standartları kim koyacak, altyapıyı kim kuracak, bağımlılıkları kim yönetecek?
Şu an iki ana yaklaşım çarpışıyor gibi:
- ABD tarafı daha çok özel sektörün hızına yaslanan, piyasa odaklı ama gerektiğinde sert korumacı hamleler yapan bir çizgide gidiyor. Çip ihracatı kısıtlamaları gibi adımlarla rakibin hızını kesmeye çalışıyor.
- Çin tarafı daha devlet destekli, yukarıdan aşağıya planlamayla ilerleyen bir model izliyor. 2030 hedefini açıkça koyuyor; yapay zekâyı sanayiden gözetim altyapılarına kadar her yere entegre ederek “kendi kendine yeterlilik” çizgisini güçlendiriyor.
Bu rekabetin dünyaya etkisi büyük: Teknolojik bloklara ayrışma ihtimali artıyor. Gelişmekte olan ülkeler de iki dev arasında sadece “ürün” seçmeye değil, bir anlamda “ekosistem” seçmeye zorlanabilir.
5) Felsefi Kırılma: “Düşünüyorum, Öyleyse…” Kimim?
Henry Kissinger ve Eric Schmidt’in altını çizdiği bir iddia var: Yapay zekâ, matbaadan bu yana yaşanan en büyük zihinsel devrimlerden biri olabilir. Çünkü AI bazen öyle yollarla sonuca ulaşıyor ki, insan aklı sonucu görüyor ama o sonuca giden düşünme patikasını takip edemiyor. Satrançta AlphaZero’nun hamleleri, bilimde ilaç keşfine giden beklenmedik yollar… “Ben böyle düşünmezdim” dediğin noktalar çoğalıyor.
Eğer makine bizim göremediğimiz bir düzeni görüp bizim kurmadığımız bir mantıkla doğruya ulaşıyorsa, Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” cümlesi ister istemez yeni bir yere taşınıyor: Peki ben kimim? Benim “düşünme” dediğim şey ne? Sadece işlem yapmak mı, yoksa anlam kurmak mı?
Cahit Arf burada yine bir kapı aralıyor. 1959’da yaptığı o konuşmada makinelerin bir gün düşünebileceğini konuşurken, asıl farkın “estetik” olduğunu vurguluyor. Makine hesap yapar, belki beste de üretir. Ama o besteyi dinlediğinde “Bu güzel” diyerek estetik bir haz duyabilir mi? Arf’ın sezgisi şu: İnsanla makine arasındaki fark, sadece hız ya da kapasite değil; değer, haz, yorum, yani “anlam” katmanı.
Tersine Sorular ¿
· "Büyü"yü bozmak, inovasyonu öldürür mü ¿
· "Tanıdık Şeytan"ı, "Adil Kara Kutu"ya neden tercih ediyoruz ¿
· "Prompt Mühendisliği" zihinsel bir devrim mi, yoksa bilişsel bir körelme mi ¿
· Kusursuz bir "Kara Kutu"yu, açıklanabilir bir vasatlığa tercih eder miyiz ¿
Sonuç: Akl-ı Selim ve Gelecek
Yapay zekâ bir “sihir” değil; insan aklının ürettiği bir uzantı. Onu anlamak için şeytani bir zekâya ihtiyaç yok. Cahit Arf’ın dediği gibi, akl-ı selim kâfi.
Gelecek; yapay zekânın kara kutusuna körü körüne teslim olanların değil, onu şeffaflaştıranların, hesap verebilir hale getirenlerin, etik bir zemine oturtanların olacak. Eğitimde, iş dünyasında, devlet yönetiminde hedefimiz makineyi “insan gibi” yapmak değil; makinenin gücünü insan onuru ve yaratıcılığıyla birleştirmek.
Sihirbazın çırağı gibi büyülenip koşturma dönemi bitiyor.
Artık ustalık dönemi başlıyor: Teknolojiyi anlayarak, sınırlarını bilerek, yönünü insanlık lehine çevirerek.
Vesselam.