İnsanlık tarihi kadar eski bir kavramdır şahitlik…
İnsan dünyaya geldiği andan itibaren çevresinde olup bitenleri görmeye, duymaya ve anlamlandırmaya başlar. Ailesine, yaşadığı çevreye, iyiliklere, acılara, değişen zamana ve kendi hayatına şahit olur. Kimi hadiseler hafızamızda silik bir iz bırakırken kimileri yıllar geçse de ilk günkü canlılığını korur.
Şahitlik denildiği zaman aklımıza öncelikle bir mahkeme salonu veya herhangi bir olay hakkında bilgisine başvurulan kişi gelebilir. Oysa kavramın hayatımızdaki karşılığı bundan çok daha geniştir. Bir dostumuzun mutluluğuna, büyüyen bir çocuğa, yaşlanan anne ve babamıza, bir ağacın mevsimlerle değişmesine, yıllardır yaşadığımız şehrin dönüşmesine şahitlik ederiz.
Peki her gören kişi şahit midir?
Kanımca görmek ile şahit olmak arasında önemli bir fark bulunur. Gözümüz önümüzdeki görüntüyü algılar. Şahitlik ise o görüntünün insanın zihninde ve vicdanında bir karşılık bulmasıyla meydana gelir. Bir hadiseyi görmek kolaydır. Onu doğru anlamak, hafızada olduğu gibi saklamak ve anlatırken gerçeğe sadık kalmak daha güçtür.
Şahitliğin asıl ağırlığı da burada başlar.
Gözün Şahitliği
Eski Yunan filozofu Herakleitos, gözlerin ve kulakların, gördüğünü ve duyduğunu anlamlandıramayan insanlar için kötü şahitler olduğunu söyler (1).
Demek ki gözün açık olması her zaman yeterli değildir. İnsan baktığı şeyin anlamını kavrayamıyorsa gördükleri zihninde dağınık görüntüler olarak kalacaktır.
Aynı manzaraya bakan iki insanın farklı şeyler görmesi de bundandır. Birisi yıllanmış bir ağaca baktığında kurumuş dalları görebilir. Bir başkası o ağacın altında dinlenen insanları, yaşanan hatıraları ve geçen zamanı düşünür. Bir çocuk için deniz oyun alanıdır. Balıkçı için ekmek kapısı, şair için sonsuzluk, bilim insanı için incelenmesi gereken büyük bir ekosistemdir.
Görüntü aynıdır fakat anlam insanın bilgisine, yaşadıklarına ve ruh dünyasına göre değişir.
Sanat eleştirmeni John Berger, Görme Biçimleri adlı eserine “Görmek sözcüklerden önce gelir” cümlesiyle başlar (2). Çocuk konuşmayı öğrenmeden önce çevresini görür ve tanımaya çalışır. İnsan önce görür, daha sonra gördüğüne bir isim verir. Ardından o isimler zihnimizde kavramlara dönüşür.
Fakat gördüğümüz her şeyin hakikatini hemen anlayabilir miyiz?
Gerçek ile onun zihnimizdeki karşılığı arasında mesafe bulunabilir. Bir olayı bulunduğumuz yere göre görürüz. Duygularımız, beklentilerimiz ve önceki bilgilerimiz de değerlendirmemizi etkiler. Şahitlik yapan kişinin kendisini bu etkilerden bütünüyle ayırması zor olsa gerek.
Bu sebeple güvenilir bir şahit ne kadar gördüğünü ve ne kadar bildiğini doğru değerlendirebilmelidir. Görmediği kısmı tahminle tamamlamamalı, duyduğu bir sözü kendi kanaatiymiş gibi aktarmamalıdır.
İnsanın “Bilmiyorum” diyebilmesi de doğruluğun bir parçasıdır.
Bilimsel Şahitlik
Bilim insanı da doğaya şahitlik eder. Gökyüzünü inceler, maddelerin değişimini gözlemler, canlıların yapısını araştırır, ölçümler yapar ve elde ettiği sonuçları kaydeder. Bilim tarihi, insanoğlunun kâinat karşısındaki uzun şahitliğinin yazılı hâli gibidir.
Galileo’nun gökyüzüne çevirdiği teleskop, Robert Hooke’un mikroskobu, Marie Curie’nin laboratuvar çalışmaları ve Charles Darwin’in yıllar süren doğa gözlemleri farklı alanlara açılan pencerelerdir. Bu insanların gördükleri, önceden bilinenleri sorgulamalarına ve insanlığın bilgi birikimine yeni şeyler eklemelerine imkân sağlamıştır.
Şimdi gelin bilimsel şahitliğin nasıl oluştuğunu düşünelim.
Araştırmacı bir olayı gözlemler. Gördüğünü ölçülebilir hâle getirir. Kullandığı yöntemi açıklar. Bulgularını diğer bilim insanlarıyla paylaşır. Aynı çalışma başka kişiler tarafından tekrarlandığında benzer sonuçlara ulaşılıyorsa ortaya çıkan bilginin güvenilirliği artar.
Burada şahidin kişiliğinden çok sunduğu kanıt önemlidir.
Francis Bacon’ın “Hakikat, otoritenin değil, zamanın kızıdır” sözü bu konuya güzel bir açıklama getirir (3). Bir düşüncenin çok eski olması veya önemli bir kişi tarafından söylenmesi onun kesin olarak doğru olduğunu göstermez. Hakikat zaman içinde araştırılır, denenir ve yanlışlarından arındırılır.
Bilimsel bilgi de böyle ilerler. Bugün doğru kabul edilen bir açıklama, yarın elde edilen yeni bulgularla geliştirilebilir. Bu durum bilimin zayıflığı olarak değerlendirilmemelidir. Bilim kendi yanlışlarını bulabilme ve düzeltebilme gücünü yönteminden alır.
Fizikçi Richard Feynman bilimsel dürüstlüğün ilk ilkesini şöyle açıklar:
“İlk ilke, kendinizi kandırmamanızdır; çünkü kandırılması en kolay kişi sizsiniz” (4).
İnsan çoğu zaman inandığı düşünceyi destekleyen kanıtları daha kolay fark eder. Beklentisine uymayan sonuçları ise önemsiz görme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bilim insanının kendi düşüncelerine karşı da dikkatli davranması gerekir.
Gözlem yaparken elde edilmek istenen sonucu değil, orada bulunan sonucu kaydetmek bilimsel şahitliğin temelidir. Yanlış çıkan bir deney de kıymetlidir. Beklenen sonucu vermemiş olsa da hangi yolun doğru olmadığını göstererek bilgiye katkı sağlar.
Bilimde şahitlik, gördüğünü olduğu gibi kaydedebilme ahlakıdır diyebiliriz.
Hafızanın Şahitliği
Şahitliğin en önemli yardımcılarından birisi hafızadır. Yaşadığımız hadiseleri zihnimizde saklar, ihtiyaç duyduğumuzda tekrar hatırlarız. Ancak hafızamız bir kamera gibi çalışmaz. Zaman geçtikçe bazı ayrıntılar kaybolabilir, bazıları birbirine karışabilir.
Çocukluğunuzda yaşadığınız bir olayı düşünün. Mekânı veya kişileri hatırladığınız hâlde konuşmaların tamamı aklınızda olmayabilir. Yıllar sonra aynı olayı kardeşinizle konuştuğunuzda onun farklı ayrıntılar anlattığını görebilirsiniz. Hanginizin hatırası doğrudur?
Belki ikisi de kendi sınırları içinde doğrudur.
Her insan olayın farklı bir bölümünü görmüş, başka bir duyguyla yaşamış olabilir. Bu yüzden geçmiş hakkında karar verirken tek bir hatıraya bağlanmak yerine farklı anlatıları birlikte değerlendirmek gerekir. Aile büyüklerinin anlattıkları, eski fotoğraflar, mektuplar ve günlükler geçmişi tamamlayan parçalar hâline gelir.
George Santayana’nın çok bilinen “Geçmişi hatırlayamayanlar, onu tekrar etmeye mahkûmdur” sözü, hafızanın insan hayatındaki yerini açıkça ifade eder (5).
Geçmişten ders çıkarabilmek için önce onu doğru hatırlamak gerekir. Kendi yanlışlarımızı unutup sürekli başkalarının hatalarını hatırlarsak yaşadıklarımızdan bir sonuç çıkaramayız. İnsan yaptığı yanlışları kabul edebildiği ölçüde olgunlaşır.
Toplumların da hafızası vardır. Kütüphaneler, müzeler, arşivler, tarihî yapılar, mezar taşları, türküler ve anlatılar ortak hafızayı meydana getirir. Her nesil kendinden önce yaşayanların bıraktığı bu izleri okuyarak geçmiş hakkında bilgi edinir.
Büyüklerimizin anlattığı eski bir hatıra bile zamanla kıymetli bir belgeye dönüşebilir. Bugün sıradan kabul ettiğimiz birçok şey, yıllar sonra insanların yaşadığımız dönemi anlamalarına yardımcı olacaktır.
Bu yüzden hatıraları korumak, geçmişe takılıp kalmak anlamına gelmez. Nereden geldiğimizi bilmek, gideceğimiz yönü daha sağlıklı belirlememizi sağlar.
Sanatın Şahitliği
Sanat eserleri de dönemlerine şahitlik eder.
Bir ressamın tablosunda yaşadığı şehrin sokaklarını, insanların kıyafetlerini ve o dönemin duygu dünyasını görebiliriz. Bir romancı, yaşadığı çağın aile ilişkilerini, günlük alışkanlıklarını ve insan karakterlerini sayfalara taşır. Şair ise uzun uzun anlatılması gereken bir duyguyu birkaç dize içerisinde yıllar sonrasına ulaştırabilir.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarını okuduğumuzda geçmiş zamanın İstanbul’una, insanların değişen hayatlarına ve eski ile yeni arasında yaşadıkları kararsızlıklara şahit oluruz. Yaşar Kemal’in eserlerinde Çukurova’nın sıcağını, toprağını, insanını ve tabiatını hissederiz. Vincent van Gogh’un tablolarına baktığımızda bir kır manzarasının sanatçının ruh dünyasından geçerek nasıl başka bir hâl aldığını görürüz.
Sanatçı gördüğünü kendi kabiliyetiyle işler ve eserine aktarır. Ortaya çıkan çalışma yıllar sonra hiç tanımadığı insanlara ulaşır. Sanatın zamana karşı dayanıklılığı da buradan gelir.
Eski bir fotoğrafı elinize aldığınızda ne hissedersiniz?
Fotoğraftaki insanlar artık yaşamıyor olabilir. Bina yıkılmış, sokak değişmiş, çocuklar yaşlanmış olabilir. Buna rağmen o görüntü çekildiği anı korumaya devam eder. Fotoğraf konuşmaz ama bize orada bir hayatın yaşandığını söyler.
Bir müzik eseri de kendi döneminin duygularını taşır. Çocukken dinlediğimiz bir şarkıyı yıllar sonra duyduğumuzda zihnimizde eski günlerin canlanması müziğin hafızamızla kurduğu bağdandır.
Kanımca sanat, insanın zamana bıraktığı en güzel şahitlerden birisidir.
Doğanın Sessiz Kaydı
Doğaya baktığımızda da büyük bir kayıt sistemiyle karşılaşırız.
Ağaçların gövdesindeki halkalar yaşlarını, geçirdikleri kurak ve bereketli yılları gösterir. Kayaçların tabakaları dünyanın geçirdiği değişimleri saklar. Fosiller, milyonlarca yıl önce yaşamış canlılardan günümüze kalan şahitlerdir. Buzullarda hapsolan hava kabarcıkları geçmiş dönemlerin atmosferi hakkında bilgi verir.
Doğada hiçbir şey bütünüyle kaybolmuyor gibi görünmektedir. Yaşanan hadiseler bir biçimde iz bırakır. Bilim insanının görevi bu izleri okuyabilmektir.
Bir nehrin yatağı geçmişte nerelerden aktığını, bir dağın yapısı hangi jeolojik hadiselerden geçtiğini, toprağın içindeki küçük bir tohum ise hayatın devam etme gücünü gösterir.
İnsan da tabiatın bu büyük şahitliği içerisindedir. Doğumumuzdan itibaren bedenimiz zamanın izlerini taşımaya başlar. Saçlarımızın ağarması, yüzümüzde oluşan çizgiler ve ellerimizdeki değişimler yaşadığımız yılların sessiz kaydıdır.
Yaş almak bundan dolayı hüzünlü bir durum olarak görülmemelidir. Her çizgi, geçirilen günlerin ve biriktirilen hatıraların işaretidir.
İlahi Şahitlik
Şahitlik kavramının dinî düşüncede de önemli bir yeri vardır.
İslam inancında Kelime-i Şehadet, “şahitlik ederim” ifadesiyle başlar. İnsan inandığı hakikati diliyle beyan eder ve hayatıyla doğrulamaya çalışır. Buradaki şahitlik, görülen maddi bir olayı anlatmanın ötesinde, kişinin gönülden kabul ettiği bir hakikati ilan etmesidir.
İlahi şahitlik düşüncesi, insanın kendi davranışlarıyla yüzleşmesini sağlar. Kimsenin bulunmadığı bir yerde yaptığı hareketler de kişinin karakterine dâhildir. Başkaları görmedi diye bir iyiliğin değeri azalmaz. Gizli kalan bir yanlış da insanın vicdanındaki karşılığını kaybetmez.
İnsanların yanında nasıl davranıyorsak yalnız kaldığımızda da aynı ölçüyü koruyabiliyor muyuz?
Asıl mesele burada olsa gerek.
Şahitlik insanın kendi sözüne, inancına ve karakterine sadakatini gerektirir. Söyledikleriyle yaptıkları birbirine uymayan kişi önce kendisiyle çelişir. Zamanla bu çelişki insanın iç huzurunu da bozar.
İnsanın en yakın şahidi yine kendisidir.
Günümüzün Şahitleri
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte şahitliğin biçimi de değişmiştir. Geçmişte bir olayı gören birkaç kişinin sözüne başvurulurken bugün cep telefonları sayesinde saniyeler içinde görüntü ve ses kaydı yapılabilmektedir.
İlk bakışta bu durum hakikate ulaşmayı kolaylaştırmış gibi görünür. Ancak görüntülerin kesilebildiği, değiştirilebildiği ve bağlamından koparılarak paylaşılabildiği de unutulmamalıdır.
Gördüğümüz her fotoğrafa ve videoya hemen inanmalı mıyız?
Bilgiye erişmenin kolaylaştığı günümüzde doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırmak daha fazla dikkat gerektiriyor. Bir görüntünün nerede ve ne zaman çekildiğini araştırmadan paylaşmak, hiç tanımadığımız insanlar hakkında yanlış kanaatlerin oluşmasına sebep olabilir.
Hal böyle olunca dijital şahitlik de sorumluluk ister.
Bir haberi hemen yaymak yerine kaynağını araştırmak, farklı açıklamaları okumak ve emin olmadığımız konularda kesin ifadeler kullanmamak gerekir. Hızlı davranmak uğruna doğruluktan vazgeçildiğinde, şahitlik hakikati aydınlatan bir araç olmaktan çıkar.
Teknoloji görüntüyü kaydedebilir. Onu doğru değerlendirecek olan yine insandır.
Gördüklerimizle Ne Yapacağız?
Şahitlik üzerine bu kadar konuştuktan sonra gelin kendimize şu soruyu soralım: Hayatımız boyunca şahit olduğumuz hadiseler bizi nasıl bir insan yaptı?
Gördüğümüz iyiliklerden örnek alabildik mi? Karşılaştığımız yanlışlardan kendimize bir ders çıkarabildik mi? Büyüklerimizin tecrübelerini dinledik mi? Kendi hatalarımızı dürüstçe değerlendirebildik mi?
İnsan her gördüğü olaya müdahale edemez. Her şeyi değiştirecek güce de sahip değildir. Fakat karşılaştığı hadiselerden bir anlam çıkarabilir. İyiliği çoğaltabilir, doğruyu anlatabilir, bildiği bir konuyu olduğu gibi aktarabilir ve kendi hayatında adaletli davranabilir.
Şahitlik, gözümüzün gördükleriyle vicdanımızın kurduğu bağdır.
Göz yanılabilir, hafıza unutabilir, söz eksik kalabilir. İnsan araştırarak, düşünerek ve kendisini hesaba çekerek hakikate biraz daha yaklaşabilir. Bilimin yöntemi, sanatın duyarlılığı, felsefenin sorgulaması ve inancın vicdani ölçüsü bu yolculukta insana yardımcı olur.
Dünyadan gelip geçerken sayısız hadiseye şahit olacağız. Gün gelecek bizim hayatımız da geride kalanların hafızasında bir hatıraya dönüşecektir. O zaman hakkımızda ne söyleneceğini bugün yaptıklarımız belirleyecek.
Gördüğümüzü doğru anlayan, bildiğini dürüstçe söyleyen, bilmediği konuda susabilen ve kendi vicdanına karşı eğri durmayan insan olabilmek dileğiyle…
Görmek, gözün yeteneği,
Hatırlamak, hafızanın görevi.
Hakikati söylemek ise karakterin şahitliğidir..
Vesselam.
Kaynakça
- Herakleitos. Fragments. Çev. T. M. Robinson. Toronto: University of Toronto Press, 1987.
- Berger, John. Ways of Seeing. London: British Broadcasting Corporation ve Penguin Books, 1972.
- Bacon, Francis. Novum Organum. 1620.
- Feynman, Richard P. “Cargo Cult Science.” Engineering and Science, 37(7), 1974, 10–13.
- Santayana, George. The Life of Reason: Reason in Common Sense. New York: Charles Scribner’s Sons, 1905.