Eskiler, "Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül ahbap ister kahve bahane" derken aslında çok temel bir hakikate işaret ediyorlardı: İnsanı insan yapan şey, nicelik değil, niteliktir. Bugün ise tam tersi bir rüzgârın önünde savruluyoruz. Modern zamanların o bitmek bilmeyen "ölçme" tutkusuna esir düşmüş durumdayız. Adımlarımızı sayıyoruz, kalbimizin ritmini akıllı saatlere emanet ediyoruz, uykumuzun kalitesini grafiklerde arıyoruz. Hatta daha da ileri gidip mutluluğumuzu sosyal medyadaki rakamların insafına bırakıyoruz. Peki, sormak gerek: Neşeyi tartacak bir terazi icat edildi mi bu laboratuvarlarda? Ya da gamı santim santim ölçecek bir cetvel var mı elimizde?
Mesele şu ki biz rakamların soğuk dünyasında kaybolurken, hayatın asıl ağırlığını gözden kaçırıyoruz. İnsan ruhu, her şeyin sayıya dökülebildiği o devasa şantiyede, ölçülemeyen duyguların en derin laboratuvarı olarak kalmaya direniyor. Bir tebessümün insanın içinde yarattığı o tarif edilemez genişliği hangi algoritma açıklayabilir? Ya da tek bir sözün, insanın göğüs kafesinde yarattığı o kurşun gibi ağırlığı hangi tartı çekebilir?
Çünkü neşe dediğimiz şey, bir veri girişi değildir; o, bir anın içimize bıraktığı uçucu ama silinmez bir izdir. Bazen hiç beklemediğiniz bir sokak köşesinde, bir çocuğun hesapsız kahkahasında yakalar sizi; bazen de bir dostun gözlerindeki o tanıdık ışıkta. İlginçtir, en yoğun neşe anları hep en kısa olanlardır. Zaman akar gider, o an biter; ama geride bıraktığı o ılık esinti kalır. İşte o kalıcılık, bilimin henüz formülünü yazamadığı o "ölçülemeyen" şeyin ta kendisidir.
Öte yandan gam, daha vakur ve daha sessiz bir dille konuşur bizimle. Sesi çıkmaz ama yükü ağırdır. Kimi zaman büyük bir kaybın ardından kapkara bir bulut gibi çöker üzerimize, kimi zaman ise hoyratça fırlatılmış, üzerinde hiç düşünülmemiş tek bir cümlede gizlenir. Hani derler ya, "Dil yarası geçer ama izi kalır" diye... Gerçekten de acı bir sözün açtığı yara kaç yılda kapanır? Takvimler bu konuda hep dilsiz kalmıştır. Çünkü söz, sadece havada dağılan bir titreşim değildir. Eğer doğru zamanda söylenmemişse ya da zehirli bir niyetle dökülmüşse dilden, insanın içinde sonsuz bir yankı odası yaratır.
Fiziksel bir yaranın, bir kırığın ya da bir kesiğin tıp dünyasında bir iyileşme takvimi vardır. Hücreler bölünür, dokular kapanır, acı diner. Ama ruhun coğrafyasında işler böyle yürümez. Sözün açtığı yara için kesin bir reçete yoktur. Kimi yara yıllar geçtikçe kabuk bağladığını sandırır, sonra hiç ummadığınız bir kokuyla, bir sesle yeniden sızlamaya başlar. Çünkü söz, sadece kulağa çarpıp geçmez; insanın benliğine, onuruna, hatıralarına ve var olma biçimine dokunur.
Belki de bu hayat yolculuğundaki en ağır sorumluluğumuz, heybemizdeki kelimelere sahip çıkmaktır. Bir insanın ömründe bıraktığımız en derin iz, çoğu zaman ne verdiğimiz ne de aldığımızdır; sadece ne söylediğimizdir. Bir cümleyle bir insanın dünyasını aydınlatabilir, ona umut aşılayabilirsiniz. Yine aynı dilden dökülecek tek bir cümleyle, o insanı kendi içindeki bir karanlığa, çıkışı olmayan bir dehlize itebilirsiniz. Bu, azımsanacak bir güç değildir.
Şimdi durup biraz düşünelim: Biz bugün başkalarının hayatında neyin ağırlığını bırakıyoruz? Attığımız adımların sayısıyla övünürken, kırdığımız kalplerin döküntülerini görebiliyor muyuz? Cebimizdeki parayı, cebimizdeki telefonun hızını ölçüyoruz da; dilimizden dökülenlerin yarattığı o sessiz tahribatı ya da o muazzam şifayı neden hesap edemiyoruz?
Belki hiçbir zaman neşeyi laboratuvar ortamında tartamayacağız, gamın hacmini matematiksel olarak hesaplayamayacağız. Ama bildiğimiz tek bir gerçek var: İyilikle, merhametle ve incelikle söylenmiş bir kelime, on yıllar geçse de bir insanın içini ısıtmaya devam eder. Kırıcı bir cümle ise, araya koca bir ömür girse de o ilk günkü keskinliğini korur.
Netice itibarıyla; bu hayatın matematiği sayılarla değil, duyguyla kuruluyor. Öyleyse bizim de terazimiz vicdanımız, ölçümüz ise merhametimiz olsun. Çünkü bu dünyadan göçerken yanımızda götüreceğimiz tek şey, başkalarının kalbinde bıraktığımız o ölçülemeyen izler olacak.