Günümüz dünyasında trajik ve derin bir çelişkiyle karşı karşıyayız. İletişim imkanlarının bu denli arttığı, herkesin bir şekilde sesini duyurabildiği, kelimelerin havada uçuştuğu modern zamanlarda, ne yazık ki söz çoğalırken nezaket ve had kavramları hızla tükeniyor. Etrafımız, teknik olarak "konuşmayı" çok iyi sökmüş, dil kurallarını ezberlemiş ancak kiminle, neyi, nasıl konuşacağını bir türlü öğrenememiş kitlelerle çevrili durumdadır. Karşımızda sadece bireysel bir hata değil, toplumsal bağlarımızı kökünden sarsan devasa bir üslup sorunu, adeta bir nezaket erozyonu duruyor.
Okumak, büyük unvanlar kazanmak, kariyer basamaklarını hızla tırmanmak ya da sosyal medyada binlerce kişiye hitap etmek insanı bilgili kılabilir fakat ne yazık ki insan kılmaya yetmiyor. Bugün sokakta, iş yerinde, dijital mecralarda ve hatta bazen en mahrem alanlarda şahit olduğumuz şey, tam olarak bir sınır bilmezlik halidir. Günümüzde samimiyet ile laubalilik birbirine karıştırılıyor. Hak arama arzusu ya da haklı çıkma hırsı, karşısındakini ezme ve had bildirme yarışına dönüşüyor. Eleştiri kültürü ise yerini doğrudan doğruya hakarete, kaba bir hoyratlığa ve saygısızlığa bırakıyor.
Oysa bizim kadim kültürümüz ve köklü medeniyetimiz bize her şeyden önce "edep" der. Sözün bir ağırlığı, bir haysiyeti ve bir namusu vardır. Eskiler bir kelimeyi telaffuz etmeden önce onu zihin süzgecinden geçirir, kalbin derinliklerinde tartar ve karşısındaki insanın gönül dünyasında açacağı yarayı hesap ederek konuşurlardı. Şimdilerde ise ağızdan çıkanın nereye gittiğini umursamayan, pervasızlığı ve kabalığı "açık sözlülük" ya da "özgüven" olarak pazarlayan bir anlayış hakim kılınmaya çalışılıyor. Kendini ifade etmeyi, karşısındakinin sınırlarını çiğnemek olarak gören bu yaklaşım, toplumsal barışımızı içten içe kemiriyor.
Bir insanla nasıl konuşulacağını bilmek, sadece kelimeleri sözlükten doğru seçmekten ibaret değildir. Bu durum, muhatabının makamına, yaşına, verdiği emeğe, tecrübesine ve en önemlisi sadece "insan" oluşuna duyulan saygının bir tezahürüdür. Bir öğretmene, bir kamu görevlisine, bir anne babaya ya da sokaktaki herhangi bir vatandaşa yöneltilen üslup, aslında konuşanın kendi iç dünyasının, yetiştirilme tarzının ve ahlak seviyesinin aynasıdır. Haddini ve hududunu bilmeyen bir dil, sahibinin karakterindeki devasa boşlukları ele verir.
Konuşmayı, kelimeleri yan yana dizmeyi öğrenmek yetmez, üslubu da bir zırh gibi kuşanmak gerekir. Çünkü üslup, insanın kimliğidir ve kartvizitidir. Toplumsal huzurun, sağlıklı bir birlikteliğin ve geleceğe güvenle bakabilmenin yegane anahtarı, herkesin duracağı yeri, sınırlarını ve kelimelerinin sorumluluğunu bilmesidir. Dilimizin ayarı kaçtığında, toplumsal bağlarımızın kopması da kaçınılmaz olur. Unutmayalım ki, nezaket ve zarafet asla bir zayıflık göstergesi değildir. Aksine insanın kendine, muhatabına ve hayatın bütününe duyduğu saygının en yüce, en asil göstergesidir.