Sabah kahvemi hazırlarken elimden kaydı.
Yere düşen fincan iki parçaya ayrıldı. Öyle çok sevdiğim, yıllardır kullandığım bir fincandı ki bir an için olduğum yerde kaldım. İnsan bazen bir eşyanın kırılmasına değil, onunla birlikte bir alışkanlığın da sona ermesine üzülüyor.
Parçaları toplamak için eğildiğimde aklıma ilginç bir şey geldi.
Hayatımızın büyük kısmı da böyle değil mi?
Bir şeylerin hep aynı kalacağını düşünerek yaşıyoruz. Aynı insanların yanımızda olacağını, aynı işte çalışacağımızı, aynı evde oturacağımızı, aynı yollardan geçeceğimizi sanıyoruz. Sonra bir gün hiç beklemediğimiz bir anda bir şey düşüyor elimizden.
Bazen bir dostluk.
Bazen bir hayal.
Bazen de yıllarca emek verdiğimiz bir düzen.
Ve biz yerde duran parçaların başında kalakalıyoruz.
O sabah kırık fincanı çöpe atmadım. Mutfak tezgâhının üzerine bıraktım. Gün boyunca birkaç kez gözüm takıldı. Her baktığımda aynı şeyi düşündüm:
Kırılan şey fincan değildi aslında. Benim, onun hep benimle kalacağına dair sessiz inancıma bir çatlak düşmüştü.
Akşam olduğunda parçaları elime aldım.
İlk kez fark ettim.
Fincan kırılmıştı ama kahve içtiğim sabahlar hâlâ yerindeydi.
Anılar yerindeydi.
Gülümsemeler yerindeydi.
Paylaşılan sohbetler yerindeydi.
Hayat bazen elimizden bazı şeyleri alıyor.
Ama çoğu zaman onların bize kattıklarını bırakıyor.
Belki de bu yüzden bazı kırıklar, kayıp değil; hatırlatmadır.