Mesnevi yalnızca bir tasavvuf kitabı değil; bireyin kendini tanıma serüvenini anlatan uçsuz bucaksız bir irfan atlasıdır. Bu atlasın en sinsi duraklarından biri ise çoğu zaman fark edilmeyen “irfan cehaleti”dir. Mevlânâ’ya göre zihnin en büyük yanılgısı; bilmediğini bilmemesi değil, bildiğini sanmasıdır.
Bugün modern dünyada bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Birkaç saniyede binlerce kitaba, makaleye ve söze erişebiliyoruz. Fakat malumat arttıkça hikmetin de arttığını söylemek güç. Aksine, çağımız “bilgi sahibi olup mana yoksulu kalanların” çağına dönüşüyor. Mevlânâ’nın asırlar önce işaret ettiği o tehlikeli boşluk tam da burada başlıyor: Birey, nefsinin aynasında kendini olduğundan büyük görüyor. Birkaç kitap okuyunca âlim, birkaç cümle kurunca hakikat sahibi olduğuna inanıyor.
Oysa gerçek irfan, insanı büyütmez; aksine kibrini törpüleyerek onu sadeleştirir. Gerçek bilgi, omuzlara kibir değil, tevazu yükler. Mevlânâ’nın o meşhur hamlık, pişmek ve yanmak metaforunu hatırlayalım: Ham kişi her şeyi bildiğini zannederken; pişen zihin, hakikatin sonsuzluğu karşısında kendi bilgisinin ne kadar sınırlı olduğunu fark eder. Bu yüzden irfan sahibinin sesi yükselmez, sözü derinleşir.
Sosyal medyanın gürültülü meydanlarında sıkça rastladığımız o tabloyu düşünün: Her konuda kesin hüküm veren, dinlemeyen ve anlamaya çalışmayan kalabalıklar... Bilginin gösterişe dönüştüğü yerde hikmet sırra kadem basar. Çünkü irfan, yalnızca konuşmak değil; susulacak yeri de zarafetle bilmektir.
Mevlânâ’nın dünyasında cahil, sadece diploması olmayan kişi değildir. Asıl cahil, kalbi hakikate kapanmış olandır. Nice okumuş zihin vardır ki gönlü kararır; nice sade yürek vardır ki bir cümlesi gönle şifa olur. Bilgi, merhametle birleşmediğinde insanı olgunlaştırmaz; sadece sertleştirir.
İrfan cehaleti, bugünün diploma taşıyan, unvan kullanan maskeli bir hastalığıdır. Ancak unutulmamalıdır ki hakikatin dili kibir değil, şefkattir. Mevlânâ’nın çağrısı bugün her zamankinden daha gür yankılanıyor: “Bilmek için değil, olmak için öğren.”
Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı daha fazla veri değil, daha fazla hikmettir. Daha çok konuşan değil, daha çok anlayan yüreklere muhtacız. Çünkü bizi insan kılan yalnızca zihnimiz değil, o zihni terbiye eden kalbimizdir.
Mevlânâ bize asırlar öncesinden şu hakikati fısıldamaya devam ediyor:
“Cehaletin en koyusu, insanın kendini âlim sanmasıdır.”