Elinde dondurmasıyla içeri girdi kadın. Dondurmanın akmasına izin vermemek için dondurmanın külahtan taşan kısmını diliyle külahın içine doğru itti. ‘Çocuk öksürüyor’ diyerek elinde buzlu içeceği olan 7-8 yaşlarındaki erkek çocuğunu gösterdi.

Ahmet bir süre kadına ve çocuğa baktı. Yüzündeki maske mimiklerini gizlediğinden verdiği tepkiyi anlayamıyordum ama tahmin ediyordum.

Çocuk elindeki içecek bardağını düşürdü. Odanın zemini pembeye boyanmıştı. Ahmet bu arada reçete yazıyordu. Kadına reçeteyi uzattı. Kadın ‘burayı kim temizleyecek şimdi’ dedi. ‘Neyse, temizlerler heralde’ diyip çocuğu da alarak odadan çıktı.

Arada vakalar ve tedavilerle ilgili laflamak için Ahmet’e uğrardım. Bugün de hem ilginç vaka olursa tartışırız hem de öğle yemeğini birlikte yeriz diye yanına gelmiştim. Köşede oturmuş Ahmet’i izliyordum.

Hasta çıkınca ‘sıradaki’ diye bağırdı. Kapının önü hastayla doluydu, hatta hastalar poliklinik dışına taşıyordu.

Üzerinde sadece deniz şortu olan, ayakları yalın ve kumla kaplı, teninden deniz suyu damlayan bir adam içeri girdi. ‘Bana bir antibiyotikle ağrı kesici yaz’ dedi.

Adam ıslak elleriyle reçeteyi aldı ve kapıya yöneldi. Odadan çıkarken ben adamın geride bıraktığı kumlu ayak izlerine bakıyordum.

Ahmet ‘sıradaki’ diye bağırdı tekrar.

İçeri yüzünde zerre meymenet olmayan bir tip girdi. ‘Siz grevdeyken karşı eczaneden ilaçlar aldım, yaz şunları!’ diye bir liste attı masaya.

Ahmet ‘bunları aynı reçetede yazamam’ derken listeye bakıyordu.

Meymenetsiz tip ‘yaz işte uğraştırma beni’ diye bağırdı.

Ahmet ‘ulan haysiyetimiz kalmadı, tamam, bari şu reçetenin biraz haysiyeti olsun, bunların hepsi aynı reçetede olmaz’ dedi.

‘Ya sen doktor musun?’ ‘Muayene mi yapıyorsunuz, ilaç yazıyorsunuz akşama kadar, doktor olsan burada olmazdın zaten’ diye çıkıştı meymenetsiz tip ellerini kaldırarak.

Ahmet sustu. Reçeteyi verdi. Adamın istediği ilaçları yazıp yazmadığını sormaya cesaret edemedim. Ben de sustum.

Uzun bir süre konuşmadık. Ahmet ard arda hızlı bir şekilde hastalara bakıyordu, hastaların odada geçirdiği süre birkaç dakikayı geçmiyordu. Zaten süre uzadığında bekleyen hastalar kapıya vurmaya başlıyor, koridordan homurdanan ve şikayet eden hasta sesleri gelmeye başlıyordu.

Kulağında telefonla kilolu bir adam girdi içeri. 'Abi otuzdan aşağı olmaz, ancak bu kadar inebilirim' diye bağırırken masaya birkaç ilaç küpürü koydu ve eliyle kalem hareketi yaparak gösterdiği ilaçları yazdırmak istediğini anlatmaya çalışıyordu. Bu arada adamın telefondaki muhatabını dinlediği belliydi.

Ahmet kafasını bile kaldırmadı. Ahmet'in uzattığı reçeteyi aldı adam ve telefondakine yükselirken odadan çıkıyordu.

Bana döndü Ahmet ve 'hadi bir belki iki kişiye derdini anlatır, kavga eder, mücadele edersin.' 'Benim bütün gün bu kadar insana derdimi anlatacak ya da mücadele edecek gücüm yok dostum' dedi.

Öğle arası yakındı. İçeri son hasta olarak bir çocuk girdi. ‘Babam öksürüyormuş, bir ilaç yazacakmışsın’ dedi.

Ahmet ‘eve git çocuk, baban gelirse yardımcı olurum’ derken koltuğundan kalkmaya hazırlanıyordu.

‘Sahilde yiyelim’ dedim. Otoparktaki aracın yanına kadar gelmiştik.

Emniyet kemerini takarken ‘hiçbirine kızmıyorum, biliyor musun?’ dedi Ahmet.

‘Nasıl, anlamadım’ dedim aracı otoparktan çıkarmaya çalışırken.

‘Kimi talep ettiklerinin karşısındaki karakterin gençliğini adadığı mesleki değerlerine ve verdiği tüm emeklere ihanet olduğunun farkında değil.’ ‘Kimi bunu biliyor ve hatta bundan zevk alıyor.’ ‘Kimininse olan biten umrunda değil, işi olsun yeter’ diyip bir iç çekti.

‘Açıkçası bu ara hiçbirine kızmıyorum.’ ‘Kendime kızıyorum dostum hem de çok kızıyorum.’ ‘Bu duruma nasıl getirdim hayatımı’ derken cümlenin boğazında düğümlendiğini hissettim.

‘Nasıl ziyan ettim bunca zamanı.’ ‘Nasıl yıprattım bu kadar, kendime olan saygımı’ diye hayıflandığı sırada Ahmet yemek yiyeceğimiz yere varmıştık.

Köşede sakin bir masa seçtik. Çay ve tost istedik.

‘Abartıyorsun diyeceğim, kızacaksın’ dedim ama gerçekten yükselmesinden korkuyordum.

Şaşırtıcı bir sakinlikle ‘insanın işi insanın hayatıymış dostum’ dedi Ahmet.

‘Öyle’ dedim. ‘Ekmeğin endişesi ömrün endişesi.’

‘Bu işin bu noktaya geleceğini nasıl öngöremedim’ diye yine hayıflandı Ahmet.

Tostlar ve çaylar gelmişti. ‘Bu şekilde kazanılan ekmek hasta eder dostum’ derken iştahının olmadığını belli ediyordu.

‘İnsan ne olursa olsun kendine olan saygısını kaybetmemeli’ diye fısıldadı.

‘Oğlum çocuklar var, ev geçindiriyorsun, ne yapacaksın, katlanacaksın işte’ dedim tost tabağını Ahmet’in önüne sürüklerken.

‘Biliyor musun, artık kimsenin beni anlamasını ya da dinlemesini falan da istemiyorum.’ ‘Hani sormuşlar çocuğa büyüyünce ne olacaksın diye.’ ‘Çocuk cevap vermiş; ZİYAN!’ ‘Büyüdüm ve çocukarımı ziyan etmememi umuyoruz dostum’ diyerek acı bir tebessüm etti Ahmet.