Ünlü Fransız Türkolog Jean-Paul Roux “TÜRKLERİN TARİHİ” kitabında okurlarını 2000 yıllık tarih içinde bir yolculuğa davet ediyor. Objektif tespitler üzerinden yazılan bu kitaptan bazı bölümleri paylaşmak yararlı olacaktır.

 

“... Kuzey ormanlarından çıkıp geldiler, cesur, dağınık, marifetli ve henüz yolun başındaydılar. Önce bozkıra, sonra Çin içlerine ve sonra da sonu başı belli olmayan bir sel gibi garba doğru yayıldılar...” Türkler adıyla tarihe geçen bu boylar, aileler ve kavimler Orta Asya’nın yüksek uygarlıklarından birini ve bazen de devasa imparatorluklarının sınırları dahilinde kültürler arası barışı ve huzuru tesis ettiler.



Bazen memlük, bazen efendi ve bazen de birbirlerinin en amansız düşmanıydılar. O en baştan beri inandıkları dinlerinden hiç vazgeçtiler mi, ne kadar Budist, ne kadar Hıristiyan, ne kadar Yahudi ve ne kadar Müslüman oldular? Tüm bu yüzyıllar boyunca tek arzuları, tüm o savaşlar, yağmalar, fetihler, din değiştirmeler ve sergilenen bilgelikler sadece barışa ve huzura kavuşmak için miydi?

 

Türkler çoğunlukla Müslümandır ve laik rejimlerde yaşamaktadırlar. Türkiye’de ve Orta Asya’da laiklik aynı süreci izlemese de genelde yukarıdan gelen bir hareket olmuştur. Bu ulusların ümmetten çıktıkları söylenebilir, ama bu bir ölçüde doğrudur (çünkü din hala toplum içinde sanıldığından güçlüdür).

 

Türkler işgal ettikleri ülkelerin bütünlüğünü bozmamış, bu ülkeleri değiştirmemişlerdi. Gerçekte başka kültürler tarafından asimile edilen onların üst sınıfı olmuştu. Dilleri bir doğu retoriğinin boyunduruğu altına girmiş, Arapça-Farsca deyişler, kalıplar ve sözcükler dillerini öyle istila etmişti ki köylüler anlamakta güçlük çekiyordu.

Osmanlı İmparatorluğunu oluşturan Türk olmayan toplulukların tereddütlerinden, hatalarından, ihanetlerinden sonra, imparatorluğu savunmak Türklere kalmıştı. Bu savunmayı büyük bir fedakarlıkla yerine getirirler, öyle ki bu durumdan en ufak bir çıkar sağlamazlar. Anadolu geri kalmışlığa terk edilmiş durumdaydı ve XIX yüzyılda, İstanbul lehçesinde “Türk” sözcüğü “kaba”, “geri kalmış köylü” yan anlamlarını da getiriyordu. Türkler yaklaşık iki yüzyıl boyunca bitmek bilmeyen savaşlar sırasında yiğitçe savaşmış, kanlarını bu uğurda dökmüşlerdi. Her şey bittiğindeyse geriye sadece 10-12 milyon Türk kalmıştı.

Bitmek bilmeyen savaşlardan sonra yakılıp yıkılmış, nüfusu azalmış, olanakları ve kaynakları tükenmiş, kısmen işgal altında bulunan bir ülkede galiplerin mutlak iradelerinin karşısına dikilebilmek  için görülmemiş bir yüreklilik gerekliydi. Bu yürekliliği gösterecek kişi, daha önce Trablusgarp’ta (özellikle 1912’de Tobruk’ta) ve Çanakkale Savaşında ün kazanmış başarılı bir komutan, radikal ve laik fikirleri benimsemiş eski bir Jön Türk, 1881’de Selanik’te doğmuş devrimci bir ruha sahip Mustafa Kemal Paşa’ydı.

Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de yetkilerini Büyük Millet Meclisi’ne devrettikten sonra, Türkiye’nin cisimleşmiş örneği, bütün bir halkın iradesinin temsiliydi ve “Türklerin Atası” değil “Ata Türk”, yani “Ataları gibi Türk” anlamına gelen Atatürk adını aldı.

 

ahmetakinmersin@gmail.com

www.ahmetakin.com.tr

 

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.