... Son üç saattir umutsuzum, mutsuzum, ayakta duramıyorum.

Yükseleceğim parmak uçlarımda derin maviye bakan kayalıklarda, sonra bir gemi çapası kadar ağır olacağım, kararlı...
Masamdaki kokulu mumun alevi burnumu mu yaktı?
Biraz, biraz daha yaklaştım mı masaya ne diye, ne diyeyim? Başımı itiyor sarsıyor anılar; içime çekeyim son bıraktığın nefesini!
Yaprakların arasında ha düştü ha düşecek, ha uçtu ha uçacak, bir o kadar da keskin kokulu,  tıpkı beyaz kelebek;  yasemin, ne çok severdin.
Şimdi odam buram buram  yasemin; son bıraktığın nefesin.
 
Dudaklarım yarı açık, başlar kendiliğinden konuşmaya, rüzgârlı bir denizle kol kola kıyıda yine ben!
Tüm saatlerim yatağımın altında, güneşle ay var seninle benim aramda.
 
Yürüyorum yine sahil yolunda yüreğim kaya, ayaklarım aklımın dumanında...
Yol alıyoruz işte!
 Yol ile bir yere gidilmese de yol alınabilir yâre:
İlkin saçlarını görüyorum, sonra ellerini; yürüyorum sahil yolunda, derin maviliğe dönük.
 Yaklaş haydi bana, yaklaş!
Bıraktım son solukta, sigaramı ve  sakladım dumanını derin sulara...’
Ne çok  karamsar hikayelerdi bunlar! diye söyleniverdi. Oysa ki bu kitap, aklının buhranını, dumanını dağıtatacaktı, dağıtıp atacaktı.  Kapağına güvenmişti kitabın rengarenk, adına güvenmişti sonra...
Neyse, bir şarkı açmalı radyodan. Olur muydu ki bu saatte! Saatin nesi vardı ki hem!
Kitabı  koltuğunda dinlenmeye bırakır gibi özenerek koyuverdi, oysa ki sevmemişti!
Saatine ilişti gözleri,  evet tam vakti,  şimdi gelmeliydi. Lambasını kapatıp penceresine geçiverdi.
 Alışmıştı kederden pencerede beklemeyi. Şimdi ise meraktan veya sadakatten gerçekleştirmeliydi ritüelini.
 Kırık lambanın aydınlatmaya gayret ettiği sokağa, tam lambanın altına dikti gözlerini; gözleri  isteksiz, nöbetleşe nöbetleşe biri açılıp öteki kapanıyor idi.
 Kırık  sokak lambasının altında
Her sabah aynı sahne:
Adamın silüeti belirir belirmez
Biliyorum olacakları
 
 Titrek elleri önce,
 Ceketinin cebinde elleri,
Tütünü kağıdına saran
 İnce titrek elleri...
 
Yanıp yanıp sönen ışığın hareketine
Dokunup dokunup gider
Yorgun yaşlı elleri
 Turuncu ışığın gösterdiği ilk dumandan sonra
 Yerdeki torbasını alıp
Önce bastonu, sonra bir ayağı,
Sonra kamburu, öteki ayağı ve torbası...
 
‘ Yine mi güneş doğacak? Ne güzel olurdu  uykumu almış olmak şimdi’ diye geçirdi içinden. Yorgun düştüğünü  hatırladı tam yerine oturacakken. Aklından geçenlerle tavana dikti gözlerini:
Omuzlarımın ağrıyarak başladığı günler var artık önümde, arkamda, sağımda, solumda.
Yükünü aldığı bu günlerde varlığını  hissettiriyor omuzlarım; sanki omuzlarım yeni çıkmışlar gibi,  var olduğu bu bedene alışamıyor,  uyumsuzca yerinde duruyor gibi.
Sevmiyorum artık Pazartesi günlerini
 Pazar günlerini de
Cumartesiyi de
Seni beklediğim diğer günleri de
Peki, ne  kaldı geriye?
 
Cevabını bildiğim soruları soruyorum kendime, sana sorar gibi yine:
 Sen de bu sokaklarda yürüdün mü?
 Sen de dizelerine üzüldün mü?
 Sen de kalemini ıslattın mı gözyaşınla?
Sen de  içtin mi aynı kahveyi aynı tatta?
Sen de kuşlara kulak verdin mi?
Sende gün ağarırken üzüldün mü?
 Sen de kalemi tutarken ısırdın mı dudaklarını?
Sen de  öykünü anlatmak istedin mi?
 Sen de  rüzgârı benimle bölüşmek istedin mi,
Yarım ekmek arası?
Sen de hiç bu kadar üşüdün mü?
Kalemi tutan eline soğuk bir düş kondu mu?
Sen de sevdin mi, peki bildin mi sevildiğini?
Bu sabah,  sen de beni düşündün mü?
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.