İkinci dünya savaşı sırasında gizli mesajları şifreleme ve şifrelerin tekrar çözülmesi amacıyla Almanlar tarafından geliştirilen bir makine olan Enigma’nın İngiliz matematikçi Alan Turing tarafından ‘imkansız’ denilmesine rağmen çözülmesi, bu sayede savaşın seyrinin dolaylı da olsa İngilizler lehine değişmesi, Enigma üzerine çalışmalar vesilesiyle geliştirilen teknolojinin yapay zeka olarak adlandırılan günümüz dünyasının temellerini atması hikayesinin, sinemaya uyarlanması ve seyirciyle buluşturulması kadar doğal ne olabilir ki! ‘The Imitation Game’ filminin kurgusunun özeti olarak nitelenebilir bu yazdıklarım. 
Zaman, mekan, karakterler ve kurguya iliştirilerek ya da göze sokulacak kadar belirgin bir şekilde yerleştirilerek mesaj vermek, tohum atmak, fikir aşılamak, ufuk açmak, iç karartmak veya propaganda yapmak için sinema filminden daha iyi bir araç var mı bilmiyorum.
Lakin bahsettiğim film aracılığı ile gerçekleştirilen propagandanın bana verdiği rahatsızlığı tarif edemem. Alan Turing bir homoseksüeldi. Yani bir eşcinsel. Bu sebeplerle ahlaki ve hukuki yaptırıma uğramış, kimyasal hadım sürecine tabi tutulmuştu. Bu durum ‘normal’ değildi. 
Filmde “ikinci dünya savaşına son veren, milyonlarca insanın hayatını borçlu olduğu, varlığı sayesinde diğerlerinin var olduğu iddia edilen, olağanüstü” Alan Turing’in başarısının sebebi ‘normal’ olmaması olarak gösterilmişti. Alan Turing ahlaki ve hukuki yaptırıma uğramış, kimyasal hadım sürecine tabi tutulmuş bir eşcinsel olmasaydı ya da eşcinsellik olmasaydı İngiltere halkı ya da filmin mesajıyla dünya ya da insanoğlu ne halde olurdu? ‘Normal’ olmamak bir ayrıcalıktı. ‘Normal’ olmamak Tanrı vergisi bir kutsallıktı. Alan Turing, vb kişiler normal olmamanın haklı mücadelesini vermişler ve dünyayı dize getirmişlerdi. Normal olmamak bir mücadele, bir çeşit başkaldırı ve efsanevi süreçleri barındıran bir yaşam şekliydi.
Milyonlarca dolar; ahlaksızlığı temize çıkarmak, dünyada yaymak ve günümüz dünyasında ahlaksızların gerçekleştirdiği kazanımları dünyaya ilan etmek için harcanmıştı. Çok şaşırmadım. Fakat film aracılığı ile yeni tanıştığım mecranın küresel çapta propaganda planlama ve sunmak için yeni bir alternatif potansiyelinin ötesine geçtiğini fark ettim.
Geçmişte tekel olan propaganda merkezi niteliğindeki Hollywood sinemasının yerini akıllı tüm ekranlara çok kolay giren Netflix’in aldığını görüyorum. İlk orijinal içeriğini 2013’te yayınladığını düşünürsek kısa bir sürede yaklaşık 190 ülkede 140 milyondan fazla aboneye ulaşmayı başarmış olan bu yapının propaganda etkinliğinin Hollywood’la kıyaslanamayacak duruma gelebileceğini düşünüyorum.
Film izlemek nitelikli bir öğrenme aracıdır. Ama öğrendiklerinizin kimler tarafından hazırlanıp işlendiği ve öğretilenlerin kimin belleğinde nasıl işleneceği konusu aslında bir muammadır. Film izlemek kitap okumak gibidir. Yazanın kitabı yazarken taşıdığı endişeler, vermek istediği mesajlar, göstermek istemedikleri, göze soktukları, vb her şey tamamen okuyucunun algılarına, anılarına, dünya görüşüne, doğru ve yanlışlarına terk edilmektedir. Bir kitabın ana fikri de dahil olmak üzere öğrettiklerinin ve okuyucuda bıraktıklarının çeşitliliği neredeyse okuyucu sayısı kadardır. İşte bu çerçevede; yukarıda bahsettiğim film sektörünü propaganda aracı olarak da gören kişi ve kuruluşların, bu kadar çok farklı öğrenme ve etkilenme çeşitlilik ve olasılığını azaltma hedefiyle çalışmakta olduğu aşikardır. 
Bir filmi izlerken gerçekleşebilecek çok farklı öğrenme ve etkilenme çeşitliliği ve olasılığını azaltma endişesi bence; haddimi aşıyorsam özür dilerim; izleyenleri neredeyse iki kategoriye ayırmaktadır. Birinci kategori izleyici filmlerdeki ana fikirleri, propaganda malzemelerini, öğrenilenlerin doğruluğu ve yanlışlığını tespit endişesi taşıyanlar, ikinci kategori izleyici ise sunulanı olduğu gibi işlemeye ve benimsemeye hazır olanlar. 
ASTAM’da gençlerle sinema günleri yaptığımda başta yadırgandığını fark ettim. Bir süre sonra; soran, sorgulayan, analiz eden ve üretme endişesi taşıyan beyinler (birinci kategori izleyicileri kast ediyorum) için film izlemenin hayal ve tecrübe ederek öğrenmenin bir yolu olduğu anlaşıldı. Çok klişe bir cümleyle örnekleyeceğim; şimdiki teknolojinin büyük bir kısmı geçmişte çekilen bilim kurgu filmlerindeki hayal ürünleridir.
Enigma ve Alan Turing’e dönecek olursak; yapay zekanın temelini hırslı, çalışkan, öğrenmeye aç ve ahlaksız bir dahi atmıştır. Bu cümleden ‘ahlaksız’ kelimesini çıkarırsanız o temel yine atılabilecektir, ama ‘çalışkan’, ‘hırslı’ ve ‘öğrenmeye aç’ kelimelerinden herhangi birini çıkardığınızda temelin atılma olasılığının azaldığı kabul görecektir. Dünyayı değiştiren ahlaksızlık değil, sınır tanımayan öğrenme tutkusu ve azimle çalışmaktır.
Pek bizim gündemimizde olmadığını ve bir süre de olmayacağını gördüğüm ve öngördüğüm bir durumu da bu konu çerçevesinde belirtmek istiyorum. Dünya başka bir yere dönüşüyor ve biz dünyalıların belki bin yıllardır alışkın olduğu hayat standartları ve yaşam biçimleri güncelleniyor. Bu konuyla ilgili farklı başlıklarda (önümüzdeki süreçte) yazmayı planlıyorum. Fakat yazının tali başlıklarından biri olduğu için bir noktayı vurgulayıp şimdilik bu konuyu kapatacağım. 
Film izlemenin bir öğrenme modeli ve dünyanın değişmekte olduğu üzerine kurduğum cümlelerle ilişkilendirerek; geçmişte kalmış ve kalması muhtemel sektör ve makinelere hizmet eden insanlar yetiştiren eğitim modeli yerini, dünyanın başka bir ucundaki makinelerden hizmet alan veya diğer başka bir ucundaki sektörlere hizmet eden insanlar yetiştirecek, sınır tanımayan eğitim modeline terk etmelidir. 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.